Karasal ve sucul biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilirliğine yönelik alınması gereken önlemler nelerdir?

Doğada ekosistemlerin bir ögesi olan biyolojik çeşitliliğin her bir üyesi sistemin dengeli çalışması için gereklidir. Biyolojik çeşitliliği oluşturan türlerin zarar görmesi durumunda yeryüzünde canlıları barındıran karasal ve sucul ekosistemlerde dengeler bozulur. Sistemde bulunan diğer canlıların varlığı da tehlikeye girer. Örneğin küresel ısınma nedeniyle denizlerdeki planktonlar yok olursa onlarla beslenen balıkların varlığı da tehlikeye girer. Böylece besin zincirindeki halkaların kopması doğadaki dengelerin bozulmasına yol açar. Sonuçta diğer canlılarla birlikte insan da bu süreçten etkilenir.

Sanayi ve teknolojinin ilerlemesi ile ortaya çıkan bazı faaliyetler karasal ve sucul ekosistemlerdeki biyolojik çeşitliliğe zarar vermeye başlamıştır. Örneğin ülkemizdeki 9000 bitki türünden yaklaşık 1900'ünün nesli tükenme tehlikesi altındadır. Ayrıca son 13 yıl içinde dünyada yaklaşık 1000 türün ortadan kalktığı tahmin edilmektedir. Dünyanın en önemli 15 balık yatağından 11'i zarar görmüş, besin kaynağı olarak yararlanılan önemli balık türlerinden %70’i aşırı derecede tüketilmiştir. Çünkü son yıllarda avlanan balık miktarı üreyen balık miktarına göre oldukça fazladır. Dünyada incelenen balık türlerinden 734'ünün nesli tehlike altındadır. Sadece denizlerde değil karalarda da pek çok bitki ve hayvan türü farklı sebeplerden dolayı yok olmak üzeredir. Bu örnekler son yıllarda zarar gören karasal ve sucul biyoçeşitliliğin korunmasını gerektiren durumlardan sadece birkaçıdır.

Ekosistemlerin hızla bozulduğunun ve biyolojik çeşitlilikteki azalmanın ileride büyük boyutlara ulaşacağının farkına varan dünya milletleri 1992 yılında, Rio de Janeiro'da Birleşmiş Milletler tarafından, (UNEP çerçevesinde) "Dünya Zirvesi" adı verilen bir çevre toplantısı düzenlenmiştir. Rio Konferansı sonunda, 150'den fazla ülke, yasal olarak bağlayıcı olan "Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi"ni imzalamıştır. Ülkemiz de bu sözleşmeyi, 27 Aralık 1996 tarihinde kabul etmiştir. Bu sözleşme ile biyolojik kaynakların korunması ve sürdürülebilirliği için ulusal stratejilerin belirlenmesi ya da programların geliştirilip uygulanması amaçlanmaktadır.

Biyolojik çeşitliliği yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olan ülkemizde de türlerin korunmasına yönelik önlemlerin alınması gerekmektedir. Bunlar aşağıdaki gibi özetlenebilir:

1. Yasal ve teknik önlemler alınması: Günümüzde hızla artan avlanma, tarla açma, düzensiz yapılaşma, kontrolsüz ağaç kesimi, bitkilerin doğal ortamlarından bilinçsizce toplanılarak yurt dışına çıkışı, yabancı tohum ithali ve daha pek çok etken, bitki ve hayvan türlerinin yaşamını tehlike altında bırakmaktadır. Bu sebepten biyolojik çeşitliliğe zarar verecek uygulamalar kanunla düzenlenmelidir.

2. Biyolojik çeşitliliğin yapay ve doğal koşullarda korunması: Madde ve besin kaynaklarının sürdürülebilirliğinin sağlanması için bitkiler, hayvanlar ve bunların gen kaynaklarının korunması oldukça önemlidir. Karasal ve sucul ekosistemlerde yaşayan yabani türlerin korunması, gelecekte yapılacak olan ıslah çalışmaları için gereklidir. Günümüzde canlılar doğal koruma (in situ) ve yapay koruma (ex situ) olarak bilinen teknikler ile korunmaktadır. Doğal koruma, canlıların habitatlarında yapılır. Milli parklar,
tabiatı koruma alanları, özel çevre koruma bölgeleri doğal koruma alanlarındandır. Milli parklar biyolojik, ekolojik, jeolojik, coğrafi ve benzeri doğal yapısı bakımlarından ender bulunan ulusal ve uluslararası düzeyde öneme sahip, özel bakım ve koruma altında bulunan, doğal alanlardır. Örneğin Kuş Cenneti ve Ilgaz Dağı milli parktır. "Tabiatı Koruma Alanı" bilim ve eğitim bakımından önem taşıyan nadir, tehlike altında veya kaybolmaya yüz tutmuş türlerin bulunduğu korunması gerekli tabiat parçalarıdır. Sultan Sazlığı ve Yumurtalık Lagünü tabiatı koruma alanlarıdır. Özel çevre koruma bölgeleri çevre kirlenmesi ve bozulmasına karşı doğal güzellikleri  ve tarihi değerleri korumak ve bu alanları gelecek nesillere aktarmak için oluşturulmuş bölgelerdir. Mogan Gölü, Gölbaşı ve Tuz Gölü Havzası özel çevre koruma bölgeleridir.

Yapay koruma ise canlıların doğal olarak yaşadıkları ortam dışında hazırlanmış özel alanlarda yapılır. Hayvanat bahçeleri, tohum bankaları ve botanik bahçeleri canlıların yaşadığı yapay koruma alanlarıdır. Ayrıca canlılara ait gamet, embriyo, doku, hücre ya da DNA'ları özel saklama koşullarında dondurarak koruma altına almak da yapay koruma şeklidir. Günümüzde pek çok canlı türüne uygulanabilen dondurarak saklama canlıdan alınan örneklerin uzun süre korunmasını sağlar. Ayrıca tohumları kurutulamayan ve soğukta depolanamayan hassas türlerin fide, doku ya da çiçek tozlarının doku kültürü tekniklerinden yararlanılarak saklanması da yapay koruma yöntemlerinden biridir. Yapay koruma tekniğinin en yaygın biçimi türlerin gen bankalarında saklanmasıdır. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de önemli hale gelen gen bankaları ileride çıkabilecek sorunlar karşısında birçok genetik materyali koruma altına alan gen depolarıdır. Ancak türlerin sadece gen bankalarında saklanması değil doğal ve yapay koruma yöntemlerin birlikte kullanılması, gen kaynaklarının çoğalmasına ve değişen koşullara ayak uyduracak şekilde gelişmesine imkan verebilir. Bu nedenle, her iki yöntemin birbirlerini tamamlayıcı niteliklerinin olduğu ve birlikte uygulanmasının daha etkili ve yararlı olacağı bilinmelidir.

3. Eğitim ile biyolojik çeşitliliğin yararlarının öğretilmesi ve halkın bu konuda bilinçlendirilmesi: Biyolojik kaynakların sürdürülebilir kullanımı konusunda başta çiftçiler olmak üzere toplumun her kesimi bilgilendirilmeli ve bilinçlendirilmelidir. Halk yaban hayatı ve biyolojik çeşitliliğin korunması, orman, çayır, mera ve yaylalardan yararlanma konularında bilgilendirilmelidir. Türlerin korunmasında sivil toplum kuruluşları tarafından yapılacak çalışmalar halka duyurulmalı, nesli tehlikede olan türlerle ilgili posterler, kartpostallar, pullar, tişörtler ve takvimler hazırlanıp dağıtılmalıdır. İlkokul çağındaki öğrencilere biyolojik çeşitlilik ve biyolojik kaynakların sürdürülebilir kullanımı konusunda eğitim verilmelidir. Bu konuda en büyük görev bilim insanlarına, kamu kurum ve kuruluşlarına, yazılı ve görsel basına ve toplum örgütleri" href="https://www.nedir.com/sivil-toplum-örgütleri">sivil toplum örgütlerine düşmektedir.

Yorumlar

Bu sayfa ait yorum bulunamadı. İlk yorum yapan siz olun.

Yorum ekle

Vazgeç