Sinema

Bir olay, bir tez, ya da bir konuyu hareketli görüntüler yoluyla anlatma sanatı ve bu sanatın yapımıyla uğraşan endüstri koludur.

Sinema, dramatik yapı, sahne düzeni, oyun, konuşma, görüntü çerçevelemesi ve düzenlemesi, kamera hareketleri, dekor, aydınlatma, ses, müzik, kostüm gibi bir filmi meydana getiren bütün unsurları en uygun biçimde kullanır. Meydana getirilen filmi bir perde üzerinde hareket eden görüntüler durumuna getiren makineye de «sinematograf» veya «sinema makinesi» denir. Sinematograf doğuncaya kadar bu alanda yapılmış birçok araştırma ve buluş, meraklı birer fizik denemesinden öteye geçememiştir.

Yapılan aletler de birtakım oyuncaklardan başka bir şey değildi. Amerikalı ünlü mucit Thomas Alva Edison'un bu alandaki çalışmaları, George Eastman'ın fotoğraf filmleri yapmaya başladığı 1889 ağustosuna kadar pek başarılı olmadı. Ancak bu tarihten sonra deneylere girişerek umduğu başarıyı sağladı. Yaptığı «kinetoskop» adlı makine ile ilk defa 6 ekim 1889da West Orange denilen yerde bu filimler gösterildi. İlk sinema filmi denebilecek olan bu filmin uzunluğu 15 metre kadardı.

sinema

Kinetoskop bir yanında bir mercek bulunan bir kutuydu. Seyirci, gözünü bu merceğe uydurarak kutunun içinde, merceğin önünden geçirilen filmi seyreder. Filmin arkasında da bir ışık kaynağı bulunur. Makine saniyede 48 resim geçirirdi. Edison, 1891'de makinesinin patentini aldı. 1894te de Broadway'de ilk defa bir kinetoskop salonu açıldı. Aynı yılın sonbaharında da Edison'un yaptığı makineler satışa çıkarıldı. Avrupa'da bu makinelerden alıp üzerinde çalışanlar oldu. Bunlardan Lyon şehrinde fotoğraf makinesi yapıp satan Louis ve Auguste Lumiere Kardeşler, «Sinematograf» adını verdikleri bir makine icat ettiler.

Sinematografta filimler, makinenin merceğine göz uydurularak değil, duvara gerilmiş beyaz bir perdede seyrediliyordu. İşte böylece bugün seyredilen sinemanın gerçek başlangıcı Lumifcre Kardeşler'in bu icadı oldu. 28 nisan 1895'te Paris'te «Cafe de Paris» bodrumunda da ilk sinema salonu açıldı. Bu salon 120 kişilikti. İlk programında 3 dakikadan fazla sürmeyen 10 filim birden gösterildi. Lumiöre Kardeşler'in çalışması sinemayı hayli olgun duruma getirdi.

Bu arada Edison'un saniyede 48 resimlik hızı 16 resme indirildi. Bu da sessiz filmin esası olarak yıllarca kullanıldı. Sonraları saniyede geçen resim adedi 24'e çıkarıldı ve bu, böylece kaldı. Sinemacılık bu ilk yıllarında iki büyük tehlike geçirdi. Bunlardan biri 4 mayıs 1897'de Paris'te Bazaar de Char.ite'de çıkan yangın, öbürü de Edison'un çıkardığı güçlüktü. Paris'teki yangında 180 seyircinin ölmesi halkı bir süre sinemadan soğuttu.

Edison da sinemanın patentinin kendisinde olduğunu ileri sürerek filim çekenlerin peşine polis ve jandarmayı salıyordu. Bu konuyla uğraşmak isteyenler polis ve jandarmanın elinden kurtulmak için Kaliforniya'ya kaçtılar. İşte Amerikan filmciliğinin Kaliforniya'da kurulmasının başlıca sebebi budur. İkincisi de Kaliforniya'nın filim çekmek için gerekli bütün tabiat imkanlarına sahip olmasıdır. İlk filimlerde konudan çok hareketlere önem veriliyordu. 1897'de Hollaman adında biri, New York'ta bir taraçada sahne kurup üç bölümlük bir filim çevirdi. J. Rector, Carson City'deki bir boks maçının 3.500 metrelik filmini çekti.

Bu filim spora çok meraklı olan Amerikalılar tarafından tutuldu. Gene Amerika'da ilk konulu filim 1903'te çevrildi. Bu filim bir itfaiye erinin hayatını gösteriyordu. Ticari değeri olan ilk konulu filimler ise 1903'te rejiI sör Edwin S. Porter'in çevirdiği bir kovboy filmi olan «Büyük Tren Soygunculuğu» idi. 1907'de «Ben Hur» 16 bölümlük olarak çevrildi. 1909'dan sonra daha da uzun filimler yapılmaya başlandı. 1910'da sessiz sinema bütünüyle gerçekleştirildi ve Charlie Chaplin, Mary Pickford, Douglas Fairbanks devrinin en büyük artistleri olarak dünya çapında üne kavuştular. İlk uzun ve büyük filim İtalyanlar'ın 1913'te çevirdiği «Quo Vadis? (Nereye Gidiyor| sun?)» oldu.

Birinci Dünya Savaşı'nın pat| lak vermesi üzerine zaten emekleme çağında olan Avrupa filmciliği bütün bütün durdu. Bu duraklama 1920 yılına kadar sürdü. Bu süre içinde savaştan uzak kalan Amerika stüdyoları rahatça çalışarak büyük ilerlemeler kaydettiler. DAV. Griffith, 1915'te «Bir Milletin Doğuşu» ve 1916'da çevirdiği «Horgörü» adlı filmlerle sinema sanatının başlıca prensiplerini ortaya koydu. Amerika'daki bu gelişme Avrupa filmciliğinin savaştan sonra yıllarca arayı kapatamaması sonucunu doğurdu.

Sesli sinema

1926'da yeni bir buluş sinema dünyasını birbirine kattı. Bu, sesli filimdi. İlk sesli filmi sinema dünyasına kazandıran Amerikan filim şirketi Warner j Bros'dur. İlk sesli filmin adı da «Don Juan» dır. Bunda yalnız müzik vardı. 1927' de Al Jolson'un çevirdiği «Caz Şarkıcısı» hem müzikli, hem de sözlü ilk filim oldu. Sesli filim pek çok rejisör ve artistin sinemadan uzaklaşmasına yol açtı. Rejisörler, bu yeni tekniğe uyanmadıklarından, artistler de seslerinin «fonojenik» yani sinemaya gider olmadığından beyazperdeden ayrıldılar.

Pek az rejisör, Fransa'da Ren Clair, Almanya'da Pabst, Rusya'da Pudovj kin, İngiltere'de Hitchcock, Amerika'da Mileston kendilerini sesli filme uydurabildİler. Sessiz filmlerde elde ettikleri tecrübeleri bu yeni unsurla birleştirerek sinema sanatının ilerlemesini sağladılar. Sesli filim, aynı zamanda «karton filimler» le (Miki Filmleri), öğretici ve dokümanter filmlerin gelişmesinde büyük rol oynadı. Kültür fil imleri, öğretim alanına büyük yenilik getirdi.

Türkiye'de sinema

Türkiye'de ilk sinema salonu 1908'de «Pathe Sineması» adıyla Tepebaşı'nda şimdi yıkılmış olan Şehir Tiyatrosu Komedi kısmının bulunduğu yerde açıldı. Sahibi, sinemanın iyi bir ticaret işi olduğunu anlayan Weinberg adlı bir Leh Yahudisi'ydi. Türk müteşebbisler tarafından açılan ilk sinema salonu da «Milli Sinema» adıyla 19 mart 1914'te Fevziye Kıraathanesi'nde filim oynatmaya başladı. 6 temmuz 1914'te Sirkeci'de açılan «Ali Efendi Sineması» da ikinci Türk sinema salonudur.

Türkiye'de filim oynatmayı ilk öğrenen Fuat Uzkınay, aynı zamanda ilk Türk filim operatörü oldu. İlk aktüalite filmini Fuat Bey, ilk konulu yerli filmi de Weinberg çekti. Bu filmin adı «Himmet Ağa'nın İzdivacı» dır. 1914'te çevrilmeye başlanmış, savaş yüzünden ancak 1918'de bitirilebilmiştir. Savaş yılları içinde Almanya'ya giden Harbiye Nazırı Enver Paşa, yurda dönüşünde Türk ordusunda bir ordu filim merkezi kurulmasını istedi. Böylece «Merkez Ordu Sinema Dairesi» 1917'de kuruldu. Başına önce Weinberg, sonra Fuat Uzkınay getirildi. Savaş sonuna kadar faaliyette bulunan daire, propaganda ve aktüalite filmleri çekti.

Savaş yıllarında yarı askeri bir kurum, «Müdafaa-i Milliye Cemiyeti» de konulu filimler meydana getirdi. «Pençe», «Casus» ve «Alemdar Vakası» adını taşıyan bu filmlerden ilk ikisi halka gösterildi. Sonuncusu dernek dağıldığı için montajı yapılamadı. Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda Merkez Ordu Sinema Dairesi'nin elindeki malzeme «Malul Gaziler Cemiyeti» ne verildi. Önce Divanyolu'ndaki Cemiyet merkezinde, sonra Şehzadebaşı'nda bir stüdyo kuruldu. Bu stüdyonun müdürü Fuat Uzkınay, rejisörü de aktör Ahmet Fehim Efendi oldu.

Stüdyoda Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın «Mürebbiyesi», Yusuf Ziya Ortaç'ın «Binnaz» ı ile rejisörlüğünü yazar Fazlı Necip'in yaptığı «Bican Efendi Vekilharç» ve «İstanbul Perisi» adlı filimler çevrildi. Bunlar İçinde «Binnaz» Londra'da da gösterildi ve çok beğenildi. 1927'de Malul Gaziler Cemiyeti'ne verilen malzeme, ordu tarafından geri alındı ve böylece bu stüdyo da tarihe karıştı. Türkiye'de ticaret düşüncesiyle kurulan ilk filim şirketi, 1919'da faaliyete geçen «Kemal Filim» dir.

Bu şirket, 1922'de bir stüdyo kurarak yerli filimler yapmaya başladı. Rejisörlüğünü Muhsin Ertuğrul'un yaptığı «Kız Kulesi Faciası», «Ateşten Gömlek», «Sözde Kızlar», «Nur Baba» bunların en beğenilenleridir. Türk kadınının İlk defa rol aldığı filim «Ateşten Gömlek» tir. Bu filimde Neyyire Ertuğrul ile Bedia Muvahhit oynadılar. İlk Türk sesli filmi İpek Film'in 1931de çevirdiği «İstanbul Sokaklarında» isimli kurdeladır. Seslendirilmesi Fransa'da yapılan bu filimden sonra çevrilen operet serisi: Karım Beni Aldatırsa, Cici Berber, Söz Bir Allah Bir, Akasya Palas, Leblebici Horhor Ağa bütünüyle Türkiye'de çevrilip seslendirildi. Baştan başa renkli ilk Türk filmi 1952de Muhsin Ertuğrul'un Küçük Sahne Sanatkarlarıma çevirttiği «Halıcı Kız» dır.

İkinci Dünya Savaşı üzerine duraklayan Türk filmciliği, savaştan sonra yavaş da olsa çalışmalara başladı. 1947'de yerli filmlerden alınan «Temaşa Vergisi» nin yüzde 20'ye indirilmesi, 1957'de de Türk parasının yeniden ayarlanmasıyla bir taraftan yerli filmciliği teşvik etmiş, bir taraftan da yabancı filmlerin pahalılıktan dolayı ithalini kısıtlamıştır. Bu iki faktör, film piyasasının canlanmasına yol açtı. Yerli filmcilik son yıllarda kabiliyetli aktörler, rejisörler ve teknisyenler yetiştirmesine, Avrupa filmleri ayarında birkaç eser vermesine ve komşu ülkelere filim ihraç etmesine rağmen sadece karlı bir ticaret alanı olarak kalmış, bir endüstri durumuna gelememiştir.

Oskar mükafaatı

Sinema filmleri her sene yapılan film festivalleri sonunda yirmi beş dalda mükafaatlandırılır. Oskar mükafaatı olarak isimlendirilen bu değerlendirme seçimlerini tanınmış, güçlü aktör, film yazar ve yöneticileri yaparlar.

Sözlükte "sinema" ne demek?

1. Film göstermeye yarayan özel bir makineyle görüntülerin beyazperdeye yansıtıldığı salon ya da yapı.
2. Güzel sanatların dalı olarak, yansıtılmaya uygun olan filmleri gerçekleştirme ve yaratma sanatı.

Sinema kelimesinin ingilizcesi

[SINema] n. movie, cinema, movie theater, the movies, movies, picture palace, silver screen, picture theater, pictures, movie house, cinematography, flicks
pref. cine
n. movie theater, theater, theatre [Brit.]
Köken: Fransızca

Yorumlar

Bu sayfa ait yorum bulunamadı. İlk yorum yapan siz olun.

Yorum ekle

Vazgeç