İdea nedir?

Uzay ve zamanın ötesinde, öznenin dışında, kendiliğinden var olan, duyularla değil, yalnızca ruhen algılanabilen asıl gerçeklik, düşünce, fikirdir.

İdea’ya, duyularımıza verilmiş bir nesneye ilişkin olduğu zaman algı; gö­rülebilen, ama o anda duyulara veril­memiş bir nesneye ilişkin olduğu za­man imge; tam anlamıyla düşünsel bir gerçeğe ilişkin olunca görüş (ya da an­layış); geçmiş bir olaya ilişkin olunca anı ve ruhsal bir duruma ilişkin olun­ca da duygu denir. Ama ideanın asıl anlamı, dar anlamıdır.

Yani idea te­rimi, imgeden ayırt edilen kavramı, soyut ve genel tasarımı belirtir. Düşünceciliğin ilk varoluşu Antik Yunan Felsefesinde Elealılarla başlar. Elealılar duyularla algıladığımız kavramların gerçek olmadığını, usla algıladığımız kavramların gerçek olduğunu savunmuşlardır. Antik çağın Yunan Sofistleri, Elealıların bu görüşüne karşı çıktılar. Onlara göre algıladığımız kavramların dışında hiçbir gerçeklik yoktu.

Birçok bireysellikler, ortak ada sahip olduklarında idea, yani görünen biçime sahip olurlar. Görünen (idea ) kavramların asıl gerçeği ve ilk örneğidir . Sayısız bireyselliklerse onun algılanabilen hayalleri , gölgeleri ve kopyalarıdır. Bir şeyin uzun, dallı, yapraklı, yeşil olması ağaç kavramını ortaya koyar. "Ağaç" kavramı ise idea dır. Bir çok bireysellerin ağaç kavramında ortak olarak buluşmasıdır.

Bireysel şey, İdeadan yalnızca pay alan şey, belirlenimini kendinde değil, ama İdeada bulan nesne geçicidir, sonludur. Yiter. İdeanın, Biçimi varoluşu duyusalın, fizikselin, bireyselin varoluşu gibi değildir. Pisagor Teoremi fiziksel üçgenler üzerinde varolmaz. Duyulur-üstü, fiziksel-üstü varoluşu salt kuramsal düşünce içindir. Sonsuzluktadır ve sonsuza dek varolur.

Görgül Zaman ve Görgül Uzay arı düşüncenin, İdeanın çevresine çit çekmez. İdea Türlerin, Biçimlerin olmadığı görgül evrende Türlerin ve Biçimlerin ideal olanağıdır. Dünya oluşurken, yaşam oluşurken, insan oluşurken, İdealar tümünün Biçimi, tümünün Belirlenimleridirler. Onların varoluş biçimleridirler, onların doğa yasaları, onların matematikleri, onların özsel nitelikleridirler.

Duyusal değildirler, görülmezler, dokunulmazlar, koklanmazlar ve ölçülmezler. Varlıkları yalnızca düşünce içindir. Ve böyleyken duyulur bireyselden çok daha başka, çok daha güçlü, çok daha yüksek bir anlamda gerçektirler. Eğer varlık kalıcılık ise, duyulur bireyseller değil ama evrensel İdealar gerçek varlıktır. Eğer varlık güç ise, sonlu bireyseller değil ama evrensel İdealar güçtür. Eğer varlık değişilmezlik ise, evrensel İdealar değişmezdir.

Felsefe, başından bu yana, ideal belirlenimlerin bilgisidir. Bu bilim özsel olarak “Mantık”tır, özsel olarak “Us”tur. Tüm öznel geçicilikten, tüm yanlışlıktan özgür Nesnelliği konu alır, düşüncenin tüm dışsal güdülenmesinden bağışık özgür deviminin, eytişiminin açınımıdır. Eytişim İdeanındır, onun doğasıdır, onun özüdür, onu bir dizge yapan dinamiktir.

İnsan düşüncesi aynı İdeanın etkinliği, eytişimi, gerçekliğidir. İnsan usu aynı İdeanın gizilliğidir. Ve gizilliğin edimselleşmesi ne denli olanaklıysa, insanın gerçekleşmesi o denli zorunludur. İdeada zorunluk olan şey insanın özgürlüğüdür.

İmge ve kavram

Modern ruhbilim, duyusal tasarımlar­la (imgeler) idealar (kavramlar) ara­sındaki bağıntılar sorununu ortaya at­mıştır. Deneyimcilik, kavramların, ba­sit imge bileşimlerinden doğduğunu söyler. Oysa günümüzdeki araştırma­lar, kavramın belli bir bağımsızlığı üs­tünde dururlar. Duyusal ve bireysel imgeye oranla so­yut ideanın zenginliği, düden, toplum ve kültür gerçeklerinden gelir.

İdeaların kökeni sorunu

Doğuştancılık, eflatunculuğa bağlı bir görüştür. Eflatun’a göre her insanın ruhunda ideaların bazı yansımaları vardır ve ruh bunları, bedenden sıy­rılmış durumda, daha sonraki tenleş- mesini beklerken seyretmiştir. Nite­kim, Sokrates, Menon’da, bir köleye sorular sorarak, onun matematik doğ­rulan kendi başına bulmasını sağlar.

Descartes da, zihnin “hazinesi”ni araştırırken, orada yalm ve apaçık kavramlar bulur. Bunlar, yer kaplama, sayı, süre ve şekildir. Descartes, tümdengelimli kuramını, yani fiziğini bu sağlam temellere dayanarak kur­muştur. Deneyimcilik bir tek doğuştan idea kavramı olmadığını ve bütün ideaların, deneyimden ve duyulardan geldi­ğini ileri sürer. Hume bu konuda şöy­le der:

“Düşüncelerimizi ve idealarımızı çözümlemeden geçirdiğimizde, bunların ne kadar karmaşık ve yüce olurlarsa olsunlar daha önceki bir du­yum biçiminin (bir duyumun) kopyala­rı olan yalın idealara dayandığım gö­rürüz.” Kant, deneyimcilikle doğuştancılık arasında özgün bir bireşim ortaya koymaya çalışta. Ona göre zihin, ger­çeğin önsel örgütlenişinin biçimlerini (zaman ve uzam anlayış gücünün kategorileri, vb.) sağlar; deneyimse içe­riğini verir.

Bundan ötürü, her olayın bir nedeni olduğunu ileri sürmek, anlayış gücünün bir kategorisidir, ama belli bir olaya belli bir neden yükle­memizi, ancak deneyim olanaklı kılar. Bütün bu çözümlemeler, ideanın top­lumsal yanını fark etmemektedir. Bilimkuramı, bu kategorilerin örgütlen­me yasaları olduğunu kabul eder, ama aynı zamanda, uzun süreli bir ta­rihsel işlenişin sonucu olduklarını ve bundan sonra da değişikliğe uğraya­caklarını ileri sürer.

Yorumlar

Bu sayfa ait yorum bulunamadı. İlk yorum yapan siz olun.

Yorum ekle

Vazgeç