Dil bilgisi nedir?

Bir dilin ses, şekil ve cümle yapısını inceleyen bilimdir. Çeşitli kuralları vardır. Bu kurallar, dilin yüzyıllar boyunca geçirdiği gelişmeler sonunda kendiliğinden olmuştur. Dilbilgisi düzgün konuşma ve yazmayı sağlar. Bu kurallar konuşma dili gibi canlıdır. Zamanla değişir. Dilbilgisi, «etimoloji» ve «sözdizimi» olmak üzere iki büyük bölüme ayrılır. Etimoloji, kelimelerin nerden geldiğini araştırır. Sözdizimi ise, bir dildeki kelimelerden birkaçının belirli bir anlam taşıyacak şekilde, o dilin ana kurallarına uygun olarak bir araya getirilmesine denir. Dilbilgisi incelediği dil unsurlarına göre kendi içinde bölümlere ayrılır. Dilin seslerini inceleyen kısmına ses bilgisi (fonetik), yapı yönünden kelime ve şekilleri konu edinen kısmına şekil bilgisi (morfoloji veya sarf), kelime ve şekillerin çıkış yerlerini, yani menşelerini araştıran kısmına menşe veya türeme bilgisi (etimoloji), kelime ve şekillerin aralarındaki münasebetler ile cümleleri inceleyen dalına ise cümle bilgisi (sentaks veya nahv) denmektedir.

Dil ancak bu saydığımız unsurlarla tamamlandığı gibi, dilbilgisi de bu unsurlardan teşekkül etmektedir. Bu bölümlerin hemen hepsi dilbilgisi içinde ayrı ayrı incelenmelerine rağmen, birbirlerinden kat’i çizgilerle ayrılmazlar ve daima birbirlerine karışırlar. Bu itibarla dilbilgisi "bir dili bütün cepheleriyle bir bütün olarak ele alıp inceleyen ilmin adıdır."İnsanoğlu tarihi akış içinde, zamanla biriken bilgiler sayesinde hemen her şeyi inceleme ve araştırma mevzuu yapmış, dillerin sırrını çözmeye çalışmış ve böylece yeni bir ilim dalı ortaya çıkarmıştır. Dillerin incelenmesi, Eski Yunan ve Hintlilerden başlayarak dillerin bağlı olduğu kaideler tespit edilmeye çalışılmış ve bu kaidelerin ortaya çıkardığı bilgiye de "gramer bilgisi" denmiştir. Buna paralel olarak her dilin kelime hazinesi toplanmış neticede sözlükler ortaya çıkmıştır. Gramer sayesinde dillerin doğru okunup yazılması gerçekleşmiş, düşünce ve duygular bu şekilde zapt u rapt altına alınmıştır. Dilbilgisi çok eski ilimlerdendir.

Grekçeden, Latinceye, oradan diğer dillere yayılmıştır. En eski gramercilerin Hintliler olduğu bilinir. M.Ö. 1. asırda batıda dilbilgisinin kurucusu Aristotales kabul edilir. Aristo, grameri, mantığın aynası haline getirmiştir. Dionysois M.Ö. 1. asırda Dilbilgisi Sanatı adıyla ilk dilbilgisi kitabını yazmıştır. M.S. 4. asırda Romalı Donatus’un yazdığı dilbilgisi kitabı, batıda yıllarca okutulmuştur. Bunların dışında İskenderiye dil mektebinin gramer ve lugat konularında mühim yer tuttuğu görülür. İslami devirde görülen dilbilgisi çalışmaları daha çok bu mektebi taklit etmiştir. Emeviler devrinden itibaren islam aleminde pekçok gramer ve lugat yazılmıştır (Bkz. İslami Edebiyat). Türkiye’de 1858 yılında rüşdiyelerin açılması ile okutulmaya başlanır. On sekizinci asra kadar filozofların elinde kalan dil, onlar tarafından şekilci mantığın sözdeki şekli olarak mütalaa edildiği gibi, düşüncenin de değişmez kanunlarına bağlılığı şeklinde değerlendirilmiştir.

Böylece dil bilgisi yalnız gramerin değil, aklın da temsilcisi olmuştur. Fakat 19. yüzyıldan sonra dilin apayrı bir müessese olduğu, kendi kanunlarına bağlı, canlılığa sahip bulunduğu fikri ortaya çıkmıştır. Yine bu asırda diller arasındaki akrabalıklar tespit edilirken, dillerin ayrı aileler meydana getirdiği keşfedilmiştir. Böylece dilleri inceleyen, karşılaştırmalı gramer ortaya çıkmıştır. Ayrıca gramerin; bir dilin tarihini ve zaman içindeki değişme ve gelişmesini inceleyen tarihi gramerin yanında, bir dilin veya lehçenin belirli bir zamandaki durumunu konu edinen "tasviri gramer" gibi çeşitleri vardır. Bunun yanında bütün dilleri karşılaştırarak, sınıflara ayıran, onların iç ve dış kanunlarını araştıran bilgi koluna da "umumi lenguistik" denmektedir. Ayrıca dillerle uğraşan ve bir dil üzerinde araştırmalar yapan dil bilginine de lengüist adı verilmektedir.

Cumhuriyet döneminde kurulan Dil Encümeni (1928) alfabe ve dilbilgisi hakkında da iki rapor hazırlamış; 1928’de Latin harfleri TBMM’de kabul edilmiş, bir süre sonra da 1932’de Türk Dili Tedkik Cemiyeti kurulmuştur. Daha sonra ortaöğretimde kullanılacak dilbilgisi kitabını Tahsin Banguoğlu hazırlamıştır (1940). Bu tarihten sonra dilbilgisi çalışmaları iki kolda gelişir. İlk ve ortaöğretimde kullanılmak üzere yazılan dilbilgisi kitapları ile Türkçenin ana grameri vasfında ilim dilbilgileri ve monogrofiler (T.N. Gencan, K. Demiray, A.C. Emre ve Prof. Dr. M. Ergin gibi...) Ayrıca Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş, tarihi Türkiye Türkçesi ile ilgili olarak Eski Türkiye Türkçesi ile Osmanlı Türkçesi Grameri III, adlı eserlerini bu devirde vermiştir. Türk dillerinin mukayeseli grameri yazılmamış olmakla beraber bu sahada yerli ve yabancı birçok ilim adamı çalışmıştır. W.Radloff (1882-1883), A.Cevad Emre (Türk Lehçeleri Mukayeseli Grameri 1949), N.K. Dimitriev (1956-1959, 1961, 1962) gibi.

Dilin bedensel altyapısı

Dil yazıdan bağımsız olarak düşünülebilir, ama konuşmadan bağımsız olarak düşünülemez. İnsan topluluklan yazıyı bilmeseler de yüzyıllar boyunca konuşarak anlaşabilmişlerdir. Bu yüzden, dilin yapısının kavranabilmesi, konuşmanın fiziksel ve fizyolojik koşullarının kavranmasına bağlıdır. Konuşma, insan bedenindeki ses organları aracılığıyla seslerin oluşturulup çıkarılmasıdır. Daha kesin olarak, akciğerde kullanılmış havanın geri püskürtülmesi sırasında ses yolunda belirli organların (gırtlak, ses telleri, dil, damak, dişler, vb) belirli konumlara girmesiyle değişik sesler çıkarma, bu sesleri yükseltip alçaltma ve belirli biçimlere sokma yeteneğidir. Ünlüler ünsüzlerden, art ünlüler ön ünlülerden, ötümlü ünsüzler ötümsüz ünsüzlerden ve değişik titremler (ton) birbirlerinden bu devinimlerle ayrılırlar. Bu en küçük ses birimlerinin değişik bileşimler içinde birleştirilmesine eklemlenme adı verilir.

Konuşma seslerini çıkarabilme yeteneği açısından bütün engelsiz insanlar eşit durumdadır. İnsanların yüz, ağız, dil ve dişlerinin birbirine benzememesi, belirli bir dili öğrenme yeteneklerini etkilemez. Böyle fiziksel ayrılıklar, insanların seslerinde ayrılık yaratır; her insanın sesinin bir başkasından ayırt edilebilmesinin nedeni de budur. Ama bu ayrılığa karşın, her insan aynı çevre koşullarında aynı dili öğrenir. İnsan dilinin gelişmesi, iki ayak üstünde yürümeye bağlanmıştır. Bu görüşe göre, kolların yürümek için kullanılmayıp özgürleşmesi, insanı uzun süre "soluğunu tutma" gereksiniminden kurtarmıştır, insanın atalarının iki ayakları üstünde doğrulup Homo sapiens'e dönüştükleri milyonlarca yıllık süre içinde beynin yapısında da bazı gelişmelerin gerçekleşmiş olması gerekir. 19. yüzyıldan bu yana sürdürülen araştırmalar, konuşma denetim merkezlerinin beynin görece "yeni" ve gelişmiş bir bölümünde toplandığını göstermektedir.

Bütün bu özellikler bütün insanlar için geçerlidir. Ama, insanın biyolojik kalıtımının konuşma yeteneğini ne ölçüde etkilediği konusunda kesin bir sonuca da varılamamıştır. Hiç kimse biyolojik olarak belirli bir dili öğrenme ve konuşma yeteneğine sahip olarak doğmaz. Ama bütün sağlıklı çocuklar, şu ya da bu dili öğrenme yeteneğiyle doğarlar. Hangi dili öğrenecekleri, biyolojik ve fiziksel özelliklerine değil, içinde yetiştikleri aile ya da çevreye bağlıdır. Bu çevrenin dili, insanın anadilidir. Örneğin bir Özbek ailesi içinde emeklemeyi, yürümeyi ve konuşmayı öğrenmiş olan Rus kökenli bir çocuğun anadili Özbekçedir. Dil öğreniminin, sözcükleri ve tümce kalıplarını öğrenmenin dışında çok önemli bir boyutu daha vardır: Çocuğun belli bir yaşa değin işitmiş olduğu tümcelerden değişik, dilbilgisi kurallarına uygun, yeni sözler söyleme, yeni tümceler kurma yeteneği. İnsan dilini papağanın "sözleri"nden ayıran bu ana özellik, günümüzde insan beyninin doğuştan var olan bir tümce kurma, anlam üretme yeteneğiyle açıklanmaktadır.

Dilde anlam ve biçem. Dilin amacı, anlaşmayı sağlamak, anlam iletişimini gerçekleştirmektir. Anlam iki kategori içinde incelenebilir: Yapısal (ya da dilbilgisel) anlam ve sözlük anlamı. Yapısal anlam, bir tümcedeki tek tek sözcüklerin sözlük anlamlarının ötesinde, tümce içindeki yerleri ve kullanılma biçimleriyle belirlenen anlamdır. Örneğin "panter ceylanı kovaladı" ve "ceylan panteri kovaladı" tümcelerinde aynı sözcükler vardır, anlamları değişiktir, çünkü "ceylan" ve "panter" sözcüklerinin yerleri ve biçimleri farklıdır. Yapısal anlamı belirleyen başka bir etken de tümce içindeki vurguların yerleri ve sesin yüksekliği ya da alçaklığıdır. Genellikle bu üç etken (sözdizim, sözcük biçimi ve vurgu) anlamı birlikte belirler. Dilleri birbirinden ayıran, yapısal anlam farklılıklarıdır.

Sözlük anlamı, bir tümce içindeki sözcüklerin yalın biçimlerinin anlamıdır. Dillerin sözcük dağarcıklarını birbirleriyle karşılaştırırken düşülen en büyük yanılgı da budur. Her dildeki sözcüklerin ya da hiç değilse adların, eylemlerin ve nitemlerin aynı nesneleri, işlemleri ve özellikleri karşıladığı sanılır. Bu, "güneş", "bulut", "taş" gibi görece durağan, doğal nesneler için geçerlidir. Ama daha karmaşık ve belirsiz nesneler ve durumlar söz konusu olduğunda, diller arasında bire bir denklik aramak yanlış olur. Örneğin Malezya dilinde kita sözcüğü, konuşulan kişiyi de kapsayacak biçimde "biz" ya da "sen ve ben" anlamına gelir. Kami sözcüğü ise, birinci tekil kişiyi (konuşanı) ve üçüncü kişi ya da kişileri kapsayan ama ikinci tekil kişiyi (konuşulan kişiyi) dışarıda bırakan bir "biz"dir. Sözlük anlamlarının çeşitliliği, bağıntı, duygu ve kültür özelliklerini belirten sözcüklerde daha da artıkdır.

Dil nasıl ses yönünden en küçük birimlere bölünebiliyor ve eklemlenebiliyorsa, anlam yönünden de bölünüp eklemlenebilir. En küçük ses birimlerine sesbirim (fonem), en küçük anlam birimlerine de anlambirim (monem) adı verilir. (Bazı dilbilimciler, anlambirimleri de anlambirimciklere [1] ayırırlar). Bu uçsuz bucaksız varsıllığının kaynağı da dilin bu iki düzeyde eklemlenebilmesidir. Buna çift eklemlilik adı verilir. Dil, değişmez bir varlık değildir. Tarih içinde toplumların sözcük dağarcıkları da değişmiştir. Bazı sözcükler kullanımdan çıkar, bazılarının da anlamı değişirken, dağarcığa yeni sözcükler eklenir. Bu değişme, nüfus hareketleri, göçler, ekonomik değişmeler, yeni siyasal ve toplumsal koşullar, teknolojik dönüşümler gibi etkenlerce belirlenir.

Bir insanın konuşması, yüz ifadeleri ve jestlerle desteklendiğinde, söylenen sözün belirtik, açık içeriğinin dışında ek anlamlar da taşır, insanlar ses perdelerini yükseltip alçaltarak ve sözlerinin bazı yerlerini vurgulayarak, sözcüklerin sözlük anlamlarında bulunmayan duyguları, tavırları, istekleri de dile getirebilirler. Aynı durum yazı dili için de geçerlidir. Buna biçem adı verilmektedir. Biçem, yalnızca süslü ya da duygulu söz demek değildir. Çok önemli, duygusal içeriği yoğun bir konuyu aşırı yalın, serinkanlı, duygusuz bir dille anlatmak da bir biçem tavrıdır. Biçem, dilin en değişken, en bireysel, en ekinsel öğesi sayılabilir. Biçem incelemelerinde, genel dilbilim, göstergebilim, dilbilgisi, sesbilgisi, anlambilim gibi dilsel araştırma yöntemlerinin yanı sıra, yaşam öyküsü, tarih, kültür tarihi gibi disiplinlerden de yararlanılması, bu değişkenlik ve karmaşıklığın bir göstergesidir.

Dil ve kültür. Antropolojik anlamıyla kültür, insan yaşamının toplumsal ilişkilerden doğan bütün yönlerini kapsar. Bu anlamda kültürle dil, özdeş sayılmasa da, birbiriyle iç içe geçmiş olgulardır. Dil öğrenme yeteneği kalıtımsal olsa bile, bu yeteneğin gerçekleşmesi ve kullanılması, toplumsal ilişkilerin varlığına bağlıdır. Toplum dışı bir ortamda, örneğin ormanda hayvanlar arasında büyüyen insanların konuşmayı öğrenemediği bilinmektedir. Bir toplumun kültürü, değerleri, becerileri ve bütün bilgisi bireylere dil yoluyla aktarılır. Öğrenim sürecinde öykünmenin etkisi, sözlü eğitim ve öğretimle karşılaştırılamayacak kadar küçüktür. Hayvan türlerinin davranışlarının ancak biyolojik değişim ya da evcilleştirme sonucunda ve ancak çok uzun süreler sonunda değişmesine karşılık, insan kültürlerinin hem zaman içinde, hem de belli bir anda büyük değişiklik göstermesinde dilin bu değişken, "kaygan" niteliği yatmaktadır.

Dille kültürün ilişkisi şöyle tanımlanabilir: Dil, bireylere kültürün bir parçası olarak aktarılır, ama kültür de gene dil yoluyla aktarılır. Bireylerin toplumsallaşmasını sağlayan dildir. Toplumsallaşma, bir anlamda bireylerin birbirine benzemesi, birbirleriyle ortak anlamlar, davranışlar ve değerlerinin olmasıdır. Bunu dil birliği gerçekleştirir. Ama toplumsallaşma, bir yönüyle de bireyselleşme, kendine özgü bir kişiliğin olması demektir. Bunu sağlayan da gene dildir. Dilin sınırsızca yeni anlamlar üretme, yeni bağıntılar kurma yeteneği, bireylere de birbirlerinden ayrı anlam dünyaları kurma, değişik sözcüklerle, değişik biçemlerle konuşma ve yazma olanağını verir.

Bu, toplumlar için de geçerlidir. Kültürleri birbirinden ayıran, sayısız çeviri güçlükleri ve olanaksızlıkları doğuran etken dildir. Ama ortak bir kültür temeli de ancak bu farklılıklar içinden kurulabilmiştir: Tarihöncesi çağlarda iki yarı topluluk ya da sürü içinde yaşayan iki dilsiz "insan"ın birbiriyle anlaşması, bir Hindu ile bir Maya'nın anlaşmasından daha güç olmalıdır. Çevirinin gerçekleşebilmesi için ortada iki anlamın, birbirine uzak ya da yakın iki kişi bulunması gerekir; anlamın var olması dilin varlığına bağlıdır.

Dil aileleri

Dünyadaki dil ailelerinin dağılımı şu uzamsal bölgelere bağlı olarak ele alınabilir, Avrupa, Güney Asya, Kuzey Asya, Asya, Güneydoğu Asya, Güneybatı Asy&l Afrika, Kuzey Amerika ve Güney Amerika. Avrupa'da ve Avrupa kökenlilerin (örn. Kuzey ve Güney Amerika'daki İngilizce ye İspanyolca konuşan halkların) yerleştiği; bölgelerde konuşulan diller temel olarak Hint-Avrupa ve Fin-Ugor dil ailelerine bağlıdır. Hint-Avrupa dil ailesinde yer alan Portekizce, İspanyolca, Katalanca, Fransızca, Romans dili, Ladino dili, Friuli dili, İtalyanca ve Rumence, ailenin İtalik diller kolunun Roman alt öbeğini oluşturur. Günümüzde de konuşulan Germen dil öbekleri, İngilizce, Frizce, Hollandaca-Almanca, Ada İskandinavyası ve Kara İskandinavyası dilleridir. Bu dil öbekleri, ayrıca ulusal temelde alt öbeklere bölünür (örn. Kara İskandinavyası öbeği Norveççe, Danca ve İsveççeye ayrılır). Hint-Avrupa dil ailesinin Kelt kolunda Galce, Bretonca, İrlanda Galcesi ve İskoçya Galcesi vardır.

Hint-Avrupa dil ailesinin Slav kolunda yer alan " edebiyat dilleri, coğrafi bölgelere göre üçe ayrılır: Doğu Slav dilleri, Batı Slav dilleri ve Güney Slav dilleri. Bu bölgelerin dillerine örnek olarak Rusça, Lehçe ve Sırp-Hırvat dili verilebilir. Hint-Avrupa ailesinin öteki üç kolu Baltık dilleri, Yunanca ve Arnavutçadan oluşur. Fin-Ugor ailesinden olan Lapon ve Baltık-Fin dilleri (örn. Laponca, Fince ve Livonya dili) gibi diller Norveç, İsveç, Finlandiya ve Rusya'nın bazı yörelerinde konuşulur. Macarca da Fin-Ugor dil ailesindendir. Güney Asya'da, Hindistan, Bangladeş ve Pakistan'da konuşulan diller ile bunlarla komşu olan aradaki devletlerin dilleri, kökenleri açısından, Hint-Avrupa dil ailesinin Hint-Âri kolunun Hint-Âri ve İran alt öbekleri olarak sınıflandırılır. Hint-Âri alt öbeğinde 20'den fazla dil yer alır ve çok daha fazla sayıda da lehçe vardır.

Ama en yaygın konuşulan diller Bengal, Assam dili, Batı Hintçe, Bihari dilleri ve Doğu Hintçe'dir. İran alt öbeğindeki diller, Güney Asya' da Hint-Âri dillerinden daha az konuşulur. Güney Asya'da en yaygın İran dillerinden olan Keşmir ve Sina dilleri, yalnızca Cem-mu ve Keşmir'de konuşulur. Bazı Çin-Tibet dillerinin yanı sıra Telugu ve Tamil dilleri gibi yerel bazı Dravid dilleri de Güney Asya'da konuşulmaktadır. Kuzey Asya dilleri denilince, kuzeyde Kuzey Buz Denizinden güneyde Güney Asya ve Çin'e, batıda Hazar Denizi ve Ural Dağlarından doğuda Büyük Okyanusa kadar uzanan bölgede konuşulan diller anlaşılır. Bu diller, kökenleri açısından ya Hint-Avrupa dil ailesi, Altay öbeği ve Ural dil ailesinden birine ya da Paleo-Sibirya öbeğine girer. Ural dillerini konuşanların sayısının az olmasına karşılık, Altay dillerini konuşanlara İran ile Afganistan'da ve Çin' in Gansu yönetim bölgesinde rastlanmaktadır. İran dilleri gibi Hint-Avrupa dillerinin çoğu, Kuzey Asya'ya ancak yakın zamanda girmiştir. Öteki Kuzey Asya dilleriyle köken bağı bulunmayan Paleo-Sibirya dilleri, Sibirya'nın en kuzeydoğu yörelerinde yaygın olarak konuşulur.

Güneybatı Asya'da, yani Türkiye, İran, Irak, Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye, Lübnan ve İsrail'de konuşulan diller Hint Avrupa, Türk, Kafkas ya da Sami dillerinden birine girer. Ural-Altay dil ailelerinin Altay öbeğine bağlı Türkçe Türkiye'de,öteki Türk dilleriyse Kafkas dil ailesinden 30'u aşkın dilin de yaygın olduğu Kafkasya'da konuşulur. Hint-Avrupa dil ailesine giren hemen hemen bütün İran dilleri (bunlar içinde Farsça, Peştuca ya da Afganca, Kürtçe, Beluci dilleri vardır) İran'da, Ermenice ise Ermenistan ile Gürcistan'da konuşulur. Güneybatı Asya'da konuşulan Sami dillerinden İbranice israil'de, Batı Aramca lehçeleri Lübnan ve Suriye'de, Çağdaş Güney Arapçası ise Suudi Arabistan'ın güneyinde ve yakınındaki adalarda konuşulur. Doğu Asya'da yaygın olan başlıca dillerden Çin dilleri (ya da lehçeleri) Çin'de, Japonca Japonya da, Kore dili de Kore' de konuşulur. Buna karşılık Altay dil öbeği Çin'de, bir Türk dili olan Uygurcayla ve bir Mançu-Tunguz dili olan Mançu diliyle temsil edilir.

Çin dillerinin en yaygın konuşulanları Mandarin, Vu ye Guangzhou (Kanton) dilleridir. Çinlilerin yüzde 70'inin anadili olan ve 525 milyon insanın konuştuğu Mandarin dili, dünyada en çok insanın konuştuğu anadildir. Day ve Meo-Yeo dilleri, Orta Çin'in güneyinde, Vietnam'da, Laos ve Tayland'da konuşulur. Güneydoğu Asya denilince, buna Çin'in güneyindeki anakara alt bölgesi ve Hindistan'ın doğusu, Malezya'nın adalar bölümü, Endonezya ve Filipinler girer. Bu bölgede dilin adıyla ülkenin adı genellikle örtüşen sözcüklerdir. Anakaradaki diller Güneydoğu Asya, Day ve Çin-Tibet dil ailelerinden-dir. Buna karşılık ada ülkelerindeki dillerin tümü Malezya-Polinezya dil ailesindendir. Kampuçya'da Khmer dili, Tayland'da Mon dili ve Vietnam'da Vietnam dili gibi 50'den fazla Güneydoğu Asya dili, Güneydoğu Asya anakarasında konuşulur.

Day ve Çin-Tibet dil aileleri, Tayland'da Tay ya da Tai (Siyam) dili, Laos'ta ve Kamboçya'da Lao dili ve Myanmar'da (Birmanya) Birman diliyle temsil edilir. Güneydoğu Asya adalarında 500'den fazla Malezya-Polinezya dili konuşulur. Bunlar arasındaki en geniş öbek, Pilipino dilinin temelini oluşturan Tagalok dili ile Fiiipinler'de konuşulan 100 kadar öteki dili kapsayan Batı Endonezya alt öbeğidir. Papua Yeni Gine ve Avustralya'nın, Güneydoğu Asya adalar grubuna girdiği söylenebilirse de, buralarda yalnızca Malezya-Polinezya dışındaki diller yaygındır. Bunların başında da Papua Yeni Gine'de konuşulan Papua dilleriyle Avus-tralya'daki 200'ü aşkın yerel dil gelir. Afrika'nın pek çok bölgesinde, 19. yüzyılda sömürgecilik yoluyla girmiş Avrupa dillerinin hala işlevsel ulusal diller olarak konuşulmasına karşın, yerel Afrika dilleri Hami-Sami, Nil-Sahra, Nijer-Kongo ve Koi-san dil ailelerine girer.

Hami-Sami dilleri Moritanya'dan Somali'ye kadar uzanan Kuzey Afrika'da ve Güneydoğu Asya'ya doğru uzanan bölgelerde yaygındır. Nil-Şahra dillerine Orta Afrika'nın iç bölümlerinde rastlanır. Sayılan yaklaşık 900'ü bulan Nijer-Kongo dilleri Moritanya'dan Kenya'ya kadar olan bölgede ve Güney Afrika'ya doğru uzanan bölgelerde konuşulur. Koisan dilleri, Afrika'nın güneyinde ve TanzanyaMa konuşulan 50 kadar dili kapsar. Kuzey ve Güney Amerika kıtalarında İspanyolca, İngilizce ve Fransızca gibi Avrupa dilleri eğitim ve devlet dilleridir. Amerika Yerlilerinin atalarıyla birlikte Asya'dan gelen yerel diller ise, Kuzey ve Orta Amerika Yerli dil ailelerine ve Güney Amerika Yerli dil ailelerine ayrılır. Kuzey ve Orta Amerika Yerli dil ailesi, 20 Ata-bask dili, 13 Algonkin dili, Siu dilleri üst öbeği ve bir de Güney Amerika'da konuşulan tek Kuzey Amerika dil öbeği olan Penut dillerinden oluşur. Güney Amerika Yerli dillerinin sayısı ise çok daha fazladır. Örneğin And-Ekvator dil öbeği içinde 14 dil ailesi ve yaklaşık 200 dil vardır ve bu diller Fransız Guyanası'ndan Kolombiya'ya, güneyde Paraguay'a kadar uzanan yörede, ayrıca Amazon Irmağı boyunca konuşulur.

Sözlükte "dilbilgisi" ne demek?

1. Bir dilin ses, biçim ve tümce yapısını inceleyip, kurallarını saptayan bilim, gramer.

Dilbilgisi kelimesinin ingilizcesi

n. grammar

Yorumlar

Bu sayfa ait yorum bulunamadı. İlk yorum yapan siz olun.

Yorum ekle

Vazgeç