Das kapital nedir?

19. yy’da yaşamış Alman düşünür Karl Marx’ın Türkçe’de “sermaye”anlamına gelen, en önemli yapıtlarındandır. Toplamda üç cilttir ama Marx hayattayken ilk cildini yazmış, 2. ve 3. ciltler Marx’ın ölümünden sonra en yakın arkadaşı Friedrich Engels tarafından, notların derlenmesiyle oluşturulmuştur. Birinci cilt 1867 tarihinde Marx hayattayken, 2. cilt 1885 ve 3. cilt de 1894 tarihinde ölümünden sonra yayınlanmıştır. Birinci cildinde üretim süreçleri, ikinci cildinde sermaye sistemi, üçüncü cildinde ise; bir bütün olarak kapitalizmden söz edilir.

Karl Marx’ın en önemli eseri olan Das Kapital (1867), Sanayi Devrimi’nin ilk dönemlerinde yükselen kapitalist üretim biçimine karşı çıkan insancı bir başkaldırı ve bu üretim biçiminin “kritik bir analiziydi”. Das Kapital, Marx’ın 1848 ve 1849 yıllarında radikal devrimin Avrupa kıtasında uğradığı başarısızlık üzerine gittiği İngiltere’de yazılmıştır. Marx (1818-83), daha öncesinde bir öğrenci olarak Hegelci felsefenin etkisinde kaldığı Almanya’da yaşıyordu. Paris’te “Hegel’i tersyüz ederek” bir sosyalist oldu ve Friedrich Engels ile beraber Komünist Manifesto’yu yazdı (1848).

Kitabın önsözü

Fizikçi, fiziksel olguları ya en tipik biçimde oldukları ve herhangi bir dış etkiden bağımsız oldukları hallerde gözlemler ya da olanaklıysa, olgunun doğal ortamında vuku bulmasını sağlayacak şartlarda deneyler yapar. Ben bu yapıtta, kapitalist üretim tarzını ve bu tarza tekabül eden üretim ve değişim koşullarını inceleyeceğim. Bugüne kadar, bu üretim biçiminin klasik yurdu İngiltere olmuştur. Teorik düşüncelerimin gelişimi içinde, İngiltere’nin başlıca örnek olarak gösterilmesinin sebebi işte budur. Eğer Alman okur, İngiliz sanayi ve tarım işçilerinin durumlarına omuz silker ya da iyimser bir biçimde Almanya’daki durumun o kadar kötü olmadığı düşüncesiyle kendini avutursa, ona söyleyeceğim tek söz şudur: “De te fabula narratur!” (Anlatılan senin hikayendir!).

das kapital

Aslına bakılırsa, konu kapitalist üretimin doğal yasalarının sonucu olan uzlaşmaz toplumsal karşıtlıkların şu ya da bu derecede gelişmiş olmaları değildir. Burada söz konusu olan, bu yasaların kendileri, kaçınılmaz sonuçlara doğru katı bir zorunlulukla işleyen bu eğilimlerdir. Sanayi yönünden daha çok gelişmiş bir ülke, daha az gelişmiş olan ülkeye ancak geleceğinin imgesini gösterir. Bu konuda kendimizi aldatmayalım. Amerikan bağımsızlık savaşı 18. yüzyılda Avrupa orta sınıfı için uyarı çanını nasıl çaldıysa, Amerikan iç savaşı da 19. yüzyılda Avrupa işçi sınıfı için aynı şeyi yaptı. İngiltere’de toplumsal kargaşanın boyutları gözle görülür hale gelmiştir. Bu durum, belli bir noktaya ulaştığında, Kıta Avrupası’nı da ister istemez etkileyecektir.

Olası bir yanlış anlamayı önlemek için bir noktayı belirtmek isterim. Kapitalistleri ve toprak beyini, hiçbir şekilde pembeye boyamadım. Burada bireyler, ekonomik kategorilerin temsilcileri oldukları, belirli sınıf ilişkileri ile sınıf çıkarlarını kişiliklerinde topladıkları ölçüde ele alınıp incelenir. Benim görüşüm, toplumun iktisadi oluşumunun evrimini doğal tarihin bir süreci olarak ele almaktadır ve bu görüş, bireyi, kendini öznel olarak ne denli soyutlarsa soyutlasın, toplumsal olarak yaratığı kaldığı bu ilişkilerden, diğer görüşlerden daha az olsa da sorumlu tutabilir. Ekonomi politik alanında özgür bilimsel araştırma, yalnızca diğer bütün alanlarda karşılaşılan düşmanlarla karşı karşıya gelmekle kalmaz. Ele alınan malzemenin kendine özgü niteliği, insanın en vahşi, en bayağı ve en uğursuz tutkularını, özel çıkar çılgınlıklarını, düşman olarak savaş alanına aktarır. Resmi İngiliz Kilisesi, 39 kuralın 38’ine karşı yapılan saldırıyı, gelirinin 1/39’una yapılan saldırıdan daha kolay bağışlar.

Mevcut mülkiyet ilişkilerinin eleştirisi ile karşılaştırıldığında, bugün bizzat ateizm culpa levis’dir. Yine de ortada kabul edilmesi gereken bir gelişme var. Örnek olarak son haftalarda yayınlanan mavi kitabı gösterebilirim: Sanayi Sorunları ile Sendikalar Konusunda Majestelerinin Dış Ülkelerdeki Temsilcileri ile Yaptığı Yazışmalar. İngiliz krallığının dış ülkelerdeki temsilcileri, Almanya’da, Fransa’da, kısacası Kıta Avrupası’nın bütün uygar devletlerinde, sermaye ile emek arasındaki mevcut ilişkilerde köklü bir değişikliğin İngiltere’deki kadar aşikar ve kaçınılmaz olduğunu uzun uzun anlatmaktadırlar. (…) Bunlar, çağın, mor pelerinler ya da kara cüppelerle gizlenemeyecek belirtileridir. Bu sözler, yarın bir mucize olacağı anlamına gelmez. Bu sözler, bizzat egemen sınıflar içinde, bugünkü toplumun yekpare bir kristal olmayıp, değişim gösterebilen ve sürekli olarak değişen bir organizma olduğu konusunda bir sezginin doğduğunu göstermektedir.

Makine ve modern sanayi

John Stuart Mill, Ekonomi Politiğin İlkeleri adlı yapıtında, “Bugüne değin yapılan bütün mekanik buluşların, insanoğlunun katlandığı günlük sıkıntıları hafiflettiği kuşkuludur,” der. Ne var ki bu, hiçbir şekilde, makinenin kapitalist emellerle uygulanmasının amacı değildir. Emeğin üretkenliğindeki diğer bütün artışlar gibi makine de işçinin kendisi için çalıştığı işgünü payını azaltarak, karşılığını almadan kapitaliste verdiği diğer payı uzatmak amacıyla kullanılır. Kısacası makine, bir artı-değer üretme aracıdır.

Modern sanayinin başlangıç noktası, emek araçlarında yapılan devrimdir ve bu devrim en gelişmiş haline fabrikadaki organize makine sisteminde erişir. İnsan malzemesinin alet olmaktan çıkıp makineye nasıl dönüştüğü incelemeden önce, bu devrimin emekçiler üzerindeki genel etkilerinin neler olduğunu düşünelim. Makine, kas gücünü vazgeçilmez bir öğe olmaktan çıkardığı ölçüde, kasları zayıf, vücut gelişimini tamamlayamamış ama uzuvları çevik olan işçileri çalıştıran bir araç halini alır. Bu nedenle de kadın ve çocuk emeği, makine kullanan kapitalist için aranan ilk şey olmuştur. Emek ve emekçinin yerini alan bu güçlü araç, çok geçmeden, yaş ve cinsiyet farkı gözetmeksizin işçi ailelerinin bütün üyelerini doğrudan doğruya sermayenin egemenliği altına alarak, ücretli işçi sayısını artırmanın bir aracı olup çıkmıştır.

das kapital

Kapitalist hesabına yapılacak zorunlu iş, yalnız çocukların oyun alanlarına el atmakla kalmamış, aile içerisinde bireylerin kendileri için diledikleri gibi harcayabildikleri zaman ve ücretsiz işgücü alanını da gasp etmiştir. Emek-gücünün değeri, yalnız yetişkin işçinin yaşamının devamı için gerekli olan emek-zamanı ile değil, aynı zamanda ailesinin bakımı için gerekli olan emek-zamanıyla da belirleniyordu. Makine, bu ailenin bütün üyelerini emek-pazarına sürerek, yetişkin erkeğin emek-gücünün değerini tüm aileye yaymıştır. Böylece, erkeğin emek-gücünün değerini düşürmüştür. Dört kişilik bir ailenin emek-gücünün satın alınması, belki de eskiden yalnız aile reisinin emek-gücünün satın alınmasından daha pahalıya mal olabilir ama buna karşılık, şimdi bir günlük emeğin yerini dört günlük emek almış ve bir kişiye göre dört kişinin artı-emeğinin fazlalığı oranında, fiyatta bir düşme olmuştur.

Ailenin yaşayabilmesi için artık bu dört kişi yalnız çalışmakla kalmamalı, ayını zamanda kapitalist için artı-emeği de artırmalıdır. Böylece görüyoruz ki, makine, sermayenin sömürücü gücünün başlıca konusu olan insan malzemesini artırmanın yanı sıra, bu sömürünün derecesini de yükseltir. Makine, ayrıca, daha öncesinde karşılıklı ilişkilerini belirlemiş olan işçi ile kapitalist arasındaki sözleşmede de baştan sona bir devrim yapar. Meta değişimini temel alan ilk varsayımımız, kapitalist ile işçinin, özgür bireyler ve bağımsız meta sahipleri olarak karşı karşıya geldikleri ve birisinin parayla üretim aracına, diğerinin ise emek-gücüne sahip olduğu idi. Ama şimdi kapitalist, çocukları ve reşit olmayan gençleri de satın almaktadır. Daha önce işçi, özgür bir birey olarak sembolik anlamda sahip olduğu emek-gücünü istediği gibi satardı, şimdi ise karısını ve çocuğunu satmaktadır. O artık bir köle tüccarı olmuştur.

El zanaatları ile imalatta işçi, aleti kullanırdı, oysa şimdi fabrikada makine işçiyi kullanmaktadır. Orada, emek aracının hareketi işçiden geliyordu, burada ise makinenin hareketlerini izlemek zorunda olan işçidir. İşçiler imalatta canlı mekanizmanın bir parçasıdır. Fabrikada ise onun yalnızca canlı bir eklentisi olan işçiden bağımsız olarak cansız bir mekanizma vardır. Aynı mekanik işin tekrar tekrar yapıldığı bu bitmek tükenmek bilmeyen ağır ve yük, aynen Sisyphus’un işi gibidir. Ağır iş yükü, tıpkı bir kaya parçası gibi durmadan perişan olmuş işçinin üzerine düşer. Aynı zamanda, bu fabrika işi, sinir sistemini tükettiği gibi, kasların çokyanlı çalışmasını engeller ve hem vücut, hem zihin faaliyetlerindeki özgürlüğün her zerresini tümüyle elinden alır.

das kapital

Makine, işçiyi işten kurtarmadığı ama yalnızca çalışmanın bütün ilginçliğini yok ettiği için, işin hafiflemesi bile bir çeşit işkence halini alır. Her türlü kapitalist üretim, yalnızca bir emek-süreci olmayıp, aynı zamanda bir artı-değer yaratma süreci de olduğu için, şu ortak özelliği gösterir: Emek araçlarını kullanan işçi değildir, tersine, işçiyi kullanan emek araçlarıdır. Ne var ki, bu terslik, ilk kez yalnız fabrika sisteminde teknik ve somut bir gerçeklik kazanır. Otomat haline dönüşen emek aracı, emek-sürecinde işçinin karşısına, canlı emek-gücüne egemen olan ve onu bitirip tüketen sermaye ve ölü emek şeklinde çıkar. Üretimin zihinsel güçlerinin el emeğinden ayrılması ve bu güçlerin, sermayenin emek üzerindeki kudreti haline dönüşmesi, daha önce gösterdiğimiz gibi, en sonunda makine temeli üzerinde yükselen büyük sanayi ile tamamlanmıştır.

Fabrika işçisi için önemsiz olan her bireyin özel becerisi, bilim, dev fiziksel güçler ve fabrika mekanizmasında somutlaşan ve bu mekanizma ile birlikte “patron”un kudretini oluşturan kitle emeği karşısında, küçücük bir miktar olarak yok olur gider. Beyninde, makine ve makine üzerindeki tekelin ayrılmaz bir biçimde kenetlendiği bu “patron”, “işçiler”i ile ne zaman bir anlaşmazlığa düşse, onları küçümser bir tavır takınarak şunları söyler: “Fabrika işçileri, yaptıkları işin gerçekten çok az miktarda hüner isteyen türden bir iş olduğunu, bundan daha kolay öğrenilebilecek ve nitelik bakımından bundan daha fazla ücret ödenen ya da en düşük düzeyde uzmanlık veren çok kısa bir eğitimle bundan daha çabuk ve bol bir şekilde elde edilebilecek başka hiçbir iş bulamayacaklarını akıllarından asla çıkarmamalıdır.

Aslında patronun makinesi üretim işinde, fabrika işçisinin altı aylık bir eğitimin öğretebileceği ve sıradan vasıfsız bir işçinin bile öğrenebileceği emek ve becerisinden çok daha önemli rol oynar.” İşçinin, emek araçlarının tek tip hareketlerine göre teknik bakımdan ikincil konumda olması ve her iki cinsiyetten ve her yaştan bireyleri içersinde toplayan işçi topluluğunun kendine özgü yapısı, fabrikada tam bir sistem halini alan bir kışla disiplini yaratarak, daha önce de sözü edilen denetim ve gözcülük işini ayrı bir uğraş haline getirir ve böylece, çalışanları, işçiler ve gözcüler ya da sanayi ordusunun erleri ve çavuşları olarak sınıflara bölmüş olur.

Burjuvazinin başka konularda dört elle üstlendiği sorumluluğun bölüşülmesi ilkesi ile, bundan daha da fazla onayladığı temsili sistemi hiç dikkate almaksızın, özel bir yasama organı gibi içerisinde işçiler üzerindeki egemenliğini dilediği şekilde formülleştirdiği fabrika yönetmeliği, geniş ölçüde işbirliği ve emek araçları ile özellikle makinelerin ortaklaşa kullanılmasıyla emek-sürecinin gerekli kıldığı toplumsal düzenin kapitalistçe bir karikatüründen başka bir şey değildir. Köle çalıştıranların ellerindeki kamçının yerini, şimdi gözcülerin elindeki ceza kitabı almaktadır. James Mill, MacCulloch, Torrens, Senior, John Stuart Mill ve daha bir dizi burjuva ekonomi politikçisi, işçileri yerlerinden eden bütün makinelerin aynı zamanda ve zorunlu olarak, aynı miktarda işçiyi çalıştırmaya yetecek kadar sermayeyi serbest bıraktığını öne sürerler.

İktisatçıların iyimserlikleri yüzünden gülünç hale getirilen durumlar aşağıdaki gibidir: Makine yüzünden fabrikadan sürülen işçiler, doğruca emek pazarına atılır ve orada kapitalistlerin kullanımında olan işçi sayısını artırırlar. Bu kitabın yedinci bölümünde görüleceği gibi, makine işçi sınıfı için bir mükafat gibi gösterilse de, tam tersine, korkunç bir cezadır. Şimdilik yalnızca sunu söylemekle yetineceğim: Bir sanayi kolunda işten atılan işçi, kuşkusuz bir başka sanayi kolunda iş arayacaktır. İş bulması ve kendileriyle geçim araçları arasındaki bağı yenileyebilmesi ancak yatırım alanları arayan yeni ve ek bir sermayenin aracılığı ile olabilir; yoksa bu, daha önce kendilerini çalıştırıp da sonradan makineye dönüşen sermaye aracılığı ile gerçekleşemez. Yeni bir iş bulabilseler bile, onlarınki ne zavallıca bir bekleyiştir! İşbölümü ile durumları kötüleşen bu zavallıların eski uğraşları dışında yapacaklarının değeri okadar azdır ki, ancak aşağı türden ve zaten az ücretli işçiler ile dolup taşan sanayilerde kendilerine iş bulabilirler.

Üstelik her sanayi kolu, her yıl, boş pozisyonları dolduran ve genişleme gereksinmesini karşılayan yeni bir insan akımını kendisine çeker. Belli bir sanayi kolunda çalışan işçinin bir kısmı, makine tarafından azat edilir edilmez, yedekte bekleyen insanlar da yeni iş kanallarına yöneltilir ve diğer kollar tarafından yutulurlar; bu arada makinenin ilk kurbanlarının büyük kısmı, bu geçiş döneminde açlık ve sefalet içinde helak olurlar. Toplumun kendi kendine gelişmiş üretim biçimine karşı ilk bilinçli ve yöntemli tepkisi olan fabrika yasaları, gördüğümüz gibi, tıpkı pamuk ipliği, otomat ve elektrikli telgraf gibi büyük sanayilerin zorunlu bir ürünüdür. İngiltere’de bu yönetmeliğin yaygınlaşmasını incelemeye geçmeden önce, fabrika yasalarında yer alan ve çalışma saatleri ile ilgisi olmayan bazı hükümleri kısaca gözden geçireceğiz.

Kapitalistin kendisini kurtarmasını kolaylaştıracak biçimde kaleme alınmaları dışında, sağlıkla ilgili hükümler son derece yetersizdir. Aslında, duvarların badanalanması, diğer bazı konularda temizliğin sağlanması, havalandırma ve tehlikeli makineye karşı korunma konularındaki hükümlerle sınırlıdır. Üçüncü kitapta, işçilerin sakatlanmaması için kendilerine cüzi masraflar yükleyen bu maddelere karşı patronların gösterdiği fanatik direnmeye tekrar döneceğiz; bu muhalefet, çıkar çatışmalarının bulunduğu bir toplumda, her bireyin kendi kişisel çıkarını korumaktan başka hiçbir şeyi düşünmemesi ile ortak refahı geliştireceği şeklindeki serbest ticaret dogmasına yeni ve parlak bir ışık tutuyor.

Fabrika yönetmeliğinin, işçi sınıfının hem zihnini ve hem de bedenini korumak amacıyla bütün işkollarına uygulanması kaçınılmaz duruma gelirken, öte yandan, daha önce de değindiğimiz gibi, bu gelişme kendi başına var olan sayısız küçük sanayinin büyük çaplı olarak işletilen birleştirilmiş birkaç sanayiye dönüşmesini hızlandırmakta ve böylece sermayenin birikimini ve fabrika sisteminin ayrıcalıklı egemenliğini hızlandırmaktadır. Bu durum, sermayenin egemenliğinin kısmen arkasına gizlendiği hem eski ve hem de geçiş şekillerini ortadan kaldırmakta ve bunların yerine sermayenin doğrudan ve açık egemenliğini koymaktadır ama böylece de bu egemenliğe karşı muhalefeti de genelleştirmektedir. Ayrıca, her bir işyerinde, birliği, düzeni, intizamı ve tasarrufu zorunlu hale getirirken, bir yandan da, işgününün sınırlandırılması ve düzenlenmesinin sonucu olarak teknik gelişmelerin elde ettiği hız, kapitalist üretimin yol açtığı anarşi ve yıkımları artırıp, iş yoğunluğunun ve makinenin işçiyle olan rekabetini şiddetlendirmektedir.

İkinci derece ve ev sanayilerini yıkarak “fazla nüfus”un son sığınağını ve onunla birlikte tüm toplumsal mekanizmanın geriye kalan tek güvenlik kaynağını da ortadan kaldırmaktadır. Maddi koşulları olgunlaştırıp üretim sürecini toplumsal bir ölçüye ulaştırarak, kapitalist üretim tarzının çelişkilerini ve karşıtlıklarını da olgunlaştırır ve böylece, yeni bir toplumun kurulması için gerekli öğelerin yanı sıra, eski toplumu yıkacak kuvvetleri de hazırlar.Sermayenin ilkel birikimi ya da başka bir deyişle, tarihsel doğuşu nasıl olmuştur? İlkel birikim, köleler ile serflerin doğrudan ücretli-emekçiye dönüşmediği ve böylece sadece bir biçim değişikliğine uğramadığı sürece, doğrudan üreticilerin mülksüzleştirilmeleri, yani sahibinin emeğine dayanan özel mülkiyetin ortadan kalkması anlamına gelir.

Özel mülkiyet, toplumsal, kolektif mülkiyetin antitezi olarak, ancak emek araçları ile emeğin dış koşullarının özel kişilere ait olduğu yerlerde var olur. Ama bu özel kişilerin emekçi olup olmamalarına göre, özel mülkiyetin niteliği farklı olur. İlk bakışta kendilerini gösteren sayısız mülkiyet çeşitleri, bu iki uç arasında yer alan ara aşamalara tekabül eder. Emekçinin üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti, ister tarımsal, ister manüfaktüryel, ister her ikisi olsun, küçük işletmenin temelidir ve küçük işletme toplumsal üretim ve emekçinin özgür kişiliğinin gelişmesinin temel koşuludur. Elbette bu küçük üretim tarzı, kölelik, serflik ve diğer bağımlılık durumlarında da mevcuttur. Ama bunun gelişip serpilmesi, tüm enerjisini serbest bırakması ve tam olarak klasik şeklini alması, ancak emekçinin kendi kullandığı üretim araçlarının özel sahibi olması ile olur; yani işlediği toprağın köylüsü ve bir hüner sahibi olarak kullandığı aletlerin zanaatçısı olması gerekir.

Bu üretim tarzı, toprağın parçalara bölünmesini, diğer üretim araçlarının dağıtılmasını öngörür. Bu üretim araçlarının bir araya gelmesini istemediği gibi, her bir ayrı üretim süreci içindeki işbirliğini, işbölümünü, toplum tarafından doğa kuvvetlerinin denetim altına alınmasını ve üretken biçimde kullanılmasını ve toplumsal üretken güçlerin serbestçe gelişmesini de engeller. Bu üretim tarzı, ancak dar, şu veya bu şekilde ilkel sınırlar içersinde hareket eden bir üretim sistemi ve toplum ile uyumluluk gösterebilir. Bunu idame ettirmek, Pecqueur’ün haklı olarak dediği gibi, “evrensel sıradanlığı ilan etmek” olur. Zaten gelişmesinin belli bir aşamasında, çözülmesine yol açacak maddi organları da oluşturmuş olur. O andan itibaren, toplumun bağrından yepyeni güçler ve tutkular çıkar ama eski toplum düzeni bunları engeller ve baskı altına alır. Bu düzenin yok edilmesi gerekir ve yok edilir.

Düzenin yok edilmesi, yani bireylerin malı olan dağınık üretim araçlarının toplumsal konsantre birimler haline ve pek çok insanın cüce mülkiyetinin birkaç kişinin dev mülkiyeti haline dönüştürülmesi, büyük halk yığınlarının topraktan, geçim araçlarından ve emek araçlarından yoksun hale getirilmesi; halk yığınlarının korkunç ve can sıkıcı bir şekilde mülksüzleştirilmesi, sermaye tarihinin başlangıcını oluşturur. Bu, bir dizi zorlayıcı yöntemden oluşur ve biz bunlardan yalnızca ilkel sermaye birikim yöntemi olarak çığır açanları gözden geçirmiş bulunuyoruz. Doğrudan üreticilerin mülksüzleştirilmeleri, acımasız bir yıkıcılık ve en bayağı, en rezil, en küçültücü, en çirkin tutkuların dürtüsü altında gerçekleştirilmiştir. İzole ve bağımsız emekçi bireyin kendi emek koşullarıyla kaynaşmasının sonucu olarak kazanılan özel mülkiyetin yerini, başkalarının sözde özgür emeğinin, yani ücretli-emeğin sömürülmesine dayanan kapitalist özel mülkiyet alır.

Bu dönüşüm süreci, eski toplumu tepeden tırnağa ayrıştırdığı, emekçiler proletaryaya ve onlara ait emek araçları da sermayeye çevrildiği ve kapitalist üretim tarzı kendi ayakları üzerinde duracak hale geldiği anda emeğin daha geniş ölçüde toplumsallaşması, toprak ile diğer üretim araçlarının toplumsal olarak daha fazla sömürülen ve dolayısıyla ortak üretim araçları olarak geniş ölçüde kullanılan üretim araçları haline dönüştürülmesi ve özel mülk sahiplerinin daha fazla mülksüzleştirilmeleri yeni bir biçim alır. Şimdi mülksüzleştirilecek olan kendi hesabına çalışan emekçi değil, birçok emekçiyi sömüren kapitalisttir. Bu mülksüzleştirme, kapitalist üretimin kendi yasalarının işlemesiyle, sermayenin merkezileşmesi ile gerçekleşir. Bir kapitalist her zaman birçoğunu helak eder.

Emek-sürecinin, giderek boyutları büyüyen işbirlikçi şekli, bilimin bilinçli teknik uygulaması, toprağın yöntemli bir biçimde işlenmesi, emek araçlarının ancak ortaklaşa kullanılabilir emek araçlarına dönüştürülmesi, bütün emek araçlarının bileşik toplumsal emeğin üretim araçları olarak kullanılmasıyla sağlanan tasarruf, bütün insanların dünya pazarı ağına sokulması ve böylece kapitalist rejimin uluslararası bir nitelik kazanması, bu merkezileşme ya da birçok kapitalistin birkaç kapitalist tarafından mülksüzleştirilmesi ile el ele gider. Bu dönüşüm sürecinin bütün avantajlarını sömüren ve tekellerine alan büyük sermaye sahiplerinin sayılarındaki devamlı olarak azalırken, sefalet, baskı, kölelik, yozlaşma ve sömürü de bir o kadar artar ama yine de bununla beraber sayıları sürekli olarak artan, kapitalist üretim sürecinin kendi mekanizması ile eğitilen, birleştirilen ve örgütlenen işçi sınıfının ayaklanmaları da yaygınlaşır.

Sermaye tekeli, kendisiyle birlikte ve kendi egemenliği altında serpilen üretim tarzına ayak bağı olur. Üretim araçlarının merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaştırılması, nihayetinde kapitalist kabuklarıyla bağdaşamadıkları bir noktaya ulaşır. Böylece kabuk parçalanır. Kapitalist özel mülkiyetin çanı çalmaya başlar. Mülksüzleştirenler mülksüzleştirilirler. Kapitalist üretim tarzının ürünü olan kapitalist mülk edinme tarzı, kapitalist özel mülkiyeti yaratır. Bu, mülk sahibinin emeği üzerine kurulu kişisel özel mülkiyetin ilk yadsımasıdır. Ama kapitalist üretim bir doğa yasasının kaçınılmaz zorunluluğu ile kendi yadsımasını doğurur. Bu, yadsımanın yadsımasıdır. Bu, üretici için özel mülkiyetin yeniden kurmaz, ama ona kapitalist dönemde edinilen işbirliği ve toprak ile üretim araçlarının ortak sahipliği temeline dayanan bireysel mülkiyeti sağlar.

Kişisel emekten doğan dağınık özel mülkiyetin kapitalist özel mülkiyete dönüşmesi, halen toplumsallaşmış üretime dayanan kapitalist özel mülkiyetin toplumsal mülkiyete dönüşmesinden doğal olarak daha uzun süreli, daha şiddetli ve daha zor bir süreçtir. İlkinde halk yığınlarının birkaç gaspçı tarafından mülksüzleştirilmesi söz konusuydu; ikincisinde ise birkaç gaspçının halk yığınları tarafından mülksüzleştirilmeleri söz konusudur.

Yorumlar

Bu sayfa ait yorum bulunamadı. İlk yorum yapan siz olun.

Yorum ekle

Vazgeç