Darwin

Charles Robert Darwin (1809 - 1882), ünlü bir İngiliz biyoloji bilginidir. Edinburg ve Cambridge üniversitelerinde okudu. Daha çok tabii ilimlerle ilgileniyordu. 1831'de üniversiteyi bitirdiği sırada İlmi araştırmalar yapacak bir heyetle beraber yola çıktı. Beş yıl süren yolculuk sırasında çok değerli gözlemler yaptı. Dönüşünde yazdığı eserle ilim dünyasında tanındı. Daha sonra çalışmalarına devam ederek çeşitli eserler verdi.

Darwin şöhretini meşhur «evrim teorisi» ile sağlamıştır. Buna «Darvinizm» de denir. Bu teoriye göre canlılar devamlı bir değişme halindedir. Bu sayede dünyanın değişen şartlarına uyabilirler. Darwin diğer bir nazariyesini de «The Descent.of Man» (İnsanın Gelişi) eserinde açıklamıştır. Buna göre insan ve diğer canlılar doğrudan doğruya yaratılmamış, bir gelişme sonunda bugünkü hallerini almışlardır.

Hayatı

Darwin küçük yaşında iken de horlanmıştı, hem de babası tarafından: "Seni, anlaşılan, ava çıkma, köpeklerle eğlenme ve fare yakalama dışında hiç bir şey ilgilendirmiyor. Geleceğin, kendin ve ailen için yüz karası olacaktır. Geleceğinin yüz karası olacağı söylenen çocuk, biyolojinin anıt yapıtı Türlerin Kökeni'nin yazarı, tüm çağların sayılı bilim adamlarından biri olur. Varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Charles Darwin, sekiz yaşına geldiğinde annesini yitirir. Çocuğunun iyi yetişmesi yolunda hiç bir şey esirgemeyen babası başarılı ve saygın bir hekimdi. Dedesi Erasmus Darwin, evrim konusuyla ilgilenen tanınmış bir doğa bilginiydi.

Entellektüel bir çevrede büyüyen Charles okulda parlak bir öğrenci değildi. Öğretmenleri arasında ona "aptal" gözüyle bakanlar bile vardı. Oysa bu bakış, yüzeysel bir izlenimi yansıtmaktaydı; sıkıntı Charles'ın okul programıyla bağdaşmayan kendine özgü ilgilerinden kaynaklanıyordu. Hayvanlara, özellikle böceklere derin bir ilgisi vardı. Daha küçük yaşında onu saran bu ilgi, ilerde belirginlik kazanan üstün gözlemleme yeteneğinin itici gücüydü. Üniversitede, ilk iki yılını alan tıp öğrenimi başarısız geçer.

darwin

Dönemin tartışma konuları arasında onu yalnızca canlıların kökeni sorunu ilgilendirmekteydi. Ama babası umudunu tümüyle yitirmek istemiyordu; hekim olmak istemeyen oğlunu hiç değilse din adamı olmaya ikna eder. Edinburg'dan Cambridge Üniversitesine geçen delikanlı burada da, teoloji öğreniminin yanı sıra böcek toplama etkinliğini sürdürür; oluşturduğu zengin koleksiyonla bilim çevrelerinin beğenisini kazanır. Bu arada botanik ve jeoloji derslerini de izlemekten geri kalmaz.

Yirmi iki yaşında üniversiteyi bitirir, ama kilisede görev almaya yönelik değildir. Bir rastlantı, aradığı olanak kapısını ona açar. Güney Amerika kıyılarından başlayarak uzun süreli bir araştırma gezisine çıkmaya hazırlanan kraliyet gemisi Beagle'e doğa araştırmacısı aranmaktaydı. Botanik profesörünün tavsiyesi üzerine Darwin'e, masraflarını kendisinin karşılaması koşuluyla, bu görev verilir. Ancak genç bilim adamının babasının desteğini sağlaması kolay olmaz.

1831'de başlayan geziye Darwin beş yıl süren yoğun ve çetin bir uğraşla, dünyanın henüz bilinmeyen pek çok kıyı ve adalarında türlere ilişkin fosil ve örnekler toplar; gözlemsel bilgiler edinir, notlar alır. Doğa onun için tükenmez bir laboratuvardı. Özellikle Gallapagus adalarındaki dev kaplumbağalar ile kuşlar üzerindeki gözlemleri, değişik çevre koşullarında türlerin nasıl oluştuğu konusunda ona önemli ipuçları sağlamıştı. Kimi türlerin çevreyle uyum kurarak sürdürdüğü, kimi türlerin ise değişen koşullarda uyumsuzluğa düşerek yok olduğu izlenimi kaçınılmazdı.

Ülkesine döndüğünde Darwin'in yapması gereken şey, topladığı bilgileri işlemek, evrim olgusuna kanıtlara dayalı açıklık getirmekti. Ne var ki, bu kolay olmayacaktı. Bir kez toplanan gözlem verilerinin düzenlenmesi bile yıllar alacak bir işti. Sonra, evrim konusu dikenli bir sorundu; yerleşik önyargılara ters düşmek kolayca göze alınamazdı. Darwin incelemelerinden türlerin sabit olmadığını, uzun süreli de olsa, çevre koşullarına göre değiştiğini öğrenmişti. Ama "evrim" denen bu değişimin düzeneği neydi? Bu soruya yanıt arayışı içinde olan Darwin'e 1838'de okuduğu bir kitap ışık tutar.

Thomas Malthus'un yazdığı Nüfus Üzerine Deneme adlı bu kitap ilginç bir tez ortaya koyuyordu: canlılar için yaşam bir var olma ya da yok olma savaşımıdır; çünkü, hemen her çevrede, nüfus artışı beslenme olanaklarını kat kat aşmaktadır. Bu savaşımda güçlüler karşısında zayıf kalanlar yok olup gider; çevresiyle uyumsuzluğa düşenler elenirken, uyum kuranlar çoğalır. 19. yüzyılın acımasız kapitalizminin "laissez faire et laissez passer" (bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler) sloganında da yansıyan bu düşünce, Darwin'in yirmi yıl sonra açıkladığı evrim kuramının özünü oluşturur: doğal seleksiyon evrimin itici gücü, ilerlemenin dayandığı düzenekti.

Evrim düşüncesi, insanın kendi varlık kökenini bilme merakım da içermektedir. İlkel topluluklarda bile kendini açığa vuran bu merakın özellikle mitoloji ve dinlerin oluşumundaki rolü yadsınamaz. Ancak bilim öncesi açıklamalar masalımsı birer öğreti niteliğindedir. Her şey gibi insan da Tanrısal gücün ürünüdür. Gelişmiş dinlerde bile evrim düşüncesi yer almamıştır. Evrimden ilk söz edenler, M.Ö. 6. yüzyılda yaşayan İyonya'lı filozoflar olmuştur.

Thales tüm nesneler gibi canlıların da sudan oluştuğu savındaydı. Daha çarpıcı görüşü onu izleyen Anaximander'de bulmaktayız: "Canlıların kaynağı denizdir. Başlangıçta balık olan atalarımızdan bugünkü formumuza evrimleşerek ulaştık." Gene o dönemin bir başka filozofu, Herakleitus, canlıların gelişmesinde aralarındaki çatışmanın rolüne değinir. Bunlardan ikiyüz yıl sonra gelen antik çağın ünlü filozofu Aristoteles'te evrim düşüncesi daha belirgindir. Onun görüşünde aşağıdaki ilginç noktaları bulmaktayız:

1. Canlıların en ilkel düzeyde kendiliğinden oluştuğu, 
2. Organizmaların basitten daha karmaşık formlara doğru geliştiği, 
3. Canlıda organların ihtiyaca göre oluştuğu.

Ancak ortaçağ teolojisinde bu tür düşüncelere yer yoktu. Gerçek kutsal kitaplarda açıklanmıştı. Evrim düşüncesi bir sapıklıktı. Evrime bilimsel yaklaşım, Aydınlık Çağı'nın sağladığı göreceli özgür düşünme ortamını bekler. Bu alanda ilk adımı Fransız doğa bilimcisi Buffon'un attığı söylenebilir. Buffon, canlıların sınıflanmasına ilişkin Aristoteles sistemini düzeltme ve geliştirme amacıyla çalışmaya koyulur. İlgilendiği konuların başında evrim geliyordu. Fosil ve diğer kanıtlara dayanarak canlı türlerin evrimle oluştuğu görüşüne ulaşmıştı. Ama kilisenin sert tepkisiyle karşılaşınca, Buffon, "Kutsal kitapta bildirilenlere ters düşen sözlerimi geri alıyorum" diyerek sessizliğe gömülür.

Ünlü isveç botanikçisi Linnaeus'un modern sınıflama yöntemine ilişkin çalışması evrim düşüncesine destek sağlayan başka bir girişimdir. Darwin'in dedesi Erasmus Darwin de, Buffon gibi, canlıların yaşam dönemlerinde edindikleri beceri veya özelliklerin yeni kuşaklara geçmesiyle evrimleştiği görüşündeydi. Bu görüşü geliştiren Fransız doğa bilgini Lamarck ise evrim konusunda oldukça tutarlı ilk kuramı oluşturur. Kısaca, "canlıların yaşam dönemlerinde kazandıkları özelliklerin ya da uğradıkları değişikliklerin (bunlar çevre koşullarının etkisinde ortaya çıkabileceği gibi, organların kullanış veya kullanışsızlık nedeniylede olabilir) kalıtsal yoldan yeni kuşaklara geçtiği" diye özetleyebileceğimiz bu kuram, sağduyuya yatkın görünmesine karşın, bilim dünyasında beklenen ilgiyi bulmaz.

Kuramın olgusal içerik yönünden yetersizliği bir yana, bilinen kimi gözlemsel verilere ters düşmesi benimsenmesine olanak vermiyordu. Açıklama gücünü bugün de koruyan, daha kapsamlı ve tutarlı evrim kuramını Darwin'e borçluyuz. 1859'da yayımlanan Türlerin Kökeni adlı yapıtta ortaya konan bu kuramın benimsenmesine ortam hazırdı. Kısa sürede bir kaç yeni basım yapan kitap, insanlığın dünya anlayışında eşine pek rastlanmayan köklü bir devrime kapı açmaktaydı. Dönemin seçkin bilginlerinden T. H. Huxley'in şu sözlerinin çağdaşı pek çok bilim adamının duygularını dile getirdiği söylenebilir: Biz türlerin oluşumuna ilişkin, doğruluğu olgusal olarak yoklanabilir bir açıklama arayışı içindeydik. Aradığımızı Türlerin Kökeni'nde bulduk. Kutsal kitabın masalımsı açıklaması geçerli olamazdı. Bilimsel görünen diğer açıklamaları da yeterli bulamıyorduk. Darwin kuramı her yönüyle bilimsel yeterlikte idi. Kuramın dayandığı iki temel nokta vardır:

1. Canlı dünyada, yeni türlerin oluşumuna yol açan sürekli ama yavaş giden değişim;
2. "Doğal seleksiyon" dediğimiz evrim sürecini işler kılan düzenek.

Birinci nokta, türlerin sabitliği varsayımını içeren yerleşik öğretiye ters düşmekteydi. İkinci nokta, evrimin tüm ereksel görünümüne karşın salt mekanik terimlerle açıklanabileceğini göstermekteydi. Darwin kuramının özünü oluşturan doğal seleksiyon, başlangıçtan günümüze değin, değişik eleştirilere uğramıştır. Bu nedenle, ilkenin öncelikle açıklığa kavuşturulması gerekir. Darwin'in evrim kuramı, gözlenebilir üç olgu ve iki ilke içerir. İlk olgu, üreme biçimleri ne olursa olsun, canlıların geometrik diziyle çoğalma eğilimidir. İkinci olgu, bu eğilime karşın türlerde nüfusun aşağı yukarı sabit kaldığıdır. Bu iki olgudan, Darwin 'yaşam savaşımı' ilkesine ulaşır.

Üçüncü olgu, canlıların (bir türü hatta bir aileyi oluşturan bireylerin bile) az ya da çok belirgin farklılıklar sergilemesidir. Yaşam savaşımı ilkesiyle birleşen bu olgu Darwin'i temel ilkesi olan doğal seleksiyon düşüncesine götürür. Belli bir çevrede farklı özellikler taşıyan bireyler arasında yaşam savaşımı varsa, doğal koşullara uyum bakımından, özellikleri üstünlük sağlayan bireylerin (veya türlerin) egemenlik kurması, diğerlerinin elenmesi kaçınılmazdır. Evrim sürecinin dayandığı bu düzeneğe, tüm eleştiri ve uğraşlara karşın, daha geçerli diyebileceğimiz bir alternatif bulunamamıştır. Ayrıntılarında kimi değişikliklere uğramakla birlikte, kuramın sürgit Darwinci kalmayacağını gösteren herhangi bir belirti yoktur ortada! Newton, yerçekimi ilkesiyle devinim yasalarının, yersel ya da göksel, tüm nesneler için geçerli genellemeler olduğunu göstermişti. Darwin de yaşam savaşımı, doğal seleksiyon, çevreye uyum gibi bir kaç ilke içeren kuramıyla evrim olgusuna bilimsel açıklama getirdi; insanın ottan çiçeğe, amipten maymuna uzanan canlı dünyanın bir parçası olduğunu gösterdi.

Evrim teorisi

Evrim düşüncesini değil ama geçerliliğini bugün de sürdüren evrim kuramını Charles Darwin (1809 - 1882)’e borçluyuz. Fizik ve astronomide Galileo ile Newton’un yeri ne ise Darwin’in biyolojideki konumu odur. Kısaca demek gerekirse, Darwin’in evrim kuramı birbirini tamamlayan iki öğe içermektedir: 1. Canlı dünyada değişik biçim ve türlerin ortak bir kökten kaynaklanarak geliştiği; 2. Canlılar arasında “yaşam savaşımı” ve “en uyumlunun ayıklanmaktan kurtulması” diye dile getirilen evrimin gerçekleşme düzeneği. Ayrıntılı açıklamayı ileriki bölümlere bırakarak, şimdi genel bir belirlemeyle yetineceğiz.

Darwin canlıların ortak bir kökten kaynaklandığı savını ilk ortaya atan kişi olmamakla birlikte, bu savı doğrulayan çok sayıda değişik gözlemsel kanıt ortaya koymuştur. Böylece söz konusu sav salt bir tahmin ya da hipotez olmaktan çıkmış, bilimsel bir önerme niteliği kazanmıştır. İkinci noktaya gelince, evrim sürecinin düzeneğini oluşturan “doğal seleksiyon” ilkesi Darwin’in asıl önemli katkısı olarak bilinir. Tüm gözlemler canlıların (bitkiler ve hayvanlar) doğanın besleyemeyeceği sayı ve hızda çoğaldığını göstermektedir. Öyle ki, her kuşakta bireylerin pek çoğu erginlik çağına ulaşmadan yok olmaktan kurtulamaz.

darwin

Bir türdeki bireylerden hangilerinin yaşamı sürdüreceği, hangilerinin yok olup gideceği nasıl belirlenmektedir? Canlılar dünyasında bir eleme düzeneği işlemektedir. Bu elemede rastlantı ya da şansın rolü yok değildir. Ama asıl neden bireysel farklar (kalıtsal varyasyonlar) ve bu farkların çevresel koşullara uyum sağlamadaki rolüdür, denebilir. Canlılar aynı türden de olsalar birbirlerinden çeşitli yönlerden farklılıklar gösterir. Hatta aynı ana-babadan olan kardeşler arasında bile gözlenebilir farklar vardır. Belli bir çevrede aynı türden olan ama özelliklerinde az ya da çok farklar gösteren bireyler sınırlı olanaklar için yarışmak, yaşam savaşımı vermek zorundadırlar.

Bu savaşımda çevre koşullarına uyum kurma (adaptasyon) bakımından özellikleri daha elverişli olanların üstünlük sağlaması, diğerlerinin yenik düşüp elenmesi kaçınılmazdır. Sözgelimi, görecel olarak daha hızlı koşan tavşan ve geyiklerin düşmandan kurtulma, daha çevik kedilerin avlarını yakalama, aslan ve kaplanlardan daha güçlü olanların çiftleşip döl verme, boynu daha uzun zürafaların beslenme olanakları daha fazladır kuşkusuz. Milyonlarca yıllık süreler düşünüldüğünde yaşam savaşımı veren birey veya toplulukların özelliklerindeki farkların nasıl yeni ya da daha gelişmiş türlere yol açtığı kolayca anlaşılır.

Darwin canlıların kalıtsal olan özellikleri arasındaki farkları işleyen doğal seleksiyon düzeneğinin amipten insana uzanan evrim sürecini yeterince açıkladığı inancındaydı. Ne var ki, doğal seleksiyon kimi yönleriyle ne ilk ortaya atıldığında ne de bugün tartışma konusu olmaktan kurtulamamıştır. Teologlar bir yana, kimi biyologların da evrimi açıklamada bu düzeneği yeterince doyurucu bulmadıklarını biliyoruz.

Evrim teorisi'nin felsefi kökeni

Evrim teorisi, türlerin kökenine ilişkin sorulara yanıt arayan biyoloji bilimi dahilinde bir kuramdır. Bilindiği gibi her bilim dalı ve dolaylı olarak bu bilim dalına ait kuramlar/teoriler açık veya örtük olarak belirli bir felsefi temel üzerinde şekillenmektedir. Bu durumu felsefe ve bilim kavramlarını tanımlayarak ortaya koyabiliriz: Felsefe, bilincin ortaya koyduğu en genel düşünce etkinliğidir ve amacı en genelin yasalarını kavramaya çalışmaktır. Bilim ise en özelin düşünce etkinliğidir, bu durumda bilim en özelin yasalarını kavrama çabası içerisindedir. Felsefe nesneyi en genel biçimde bütün yönleri ile ele almaya çalışırken bilim kendine özgü nesneleştirme süreci ile nesnenin tek bir yönünü ele almaktadır.

Kuşkusuz bu durum çeşitli yadsımaları da beraberinde getirmektedir ki bu yadsımalar ‘doğru' bir felsefi temelde yarar sağlarken aksi bir temelde çeşitli olumsuzlukları beraberinde getirmektedir. Evrim teorisinin üzerinde şekillendiği felsefi temelin diyalektik-materyalizm olduğunu söyleyebiliriz. Karl Marx bu durumu Friedrich Engels'e yazdığı bir mektupta “bizim görüşlerimizin doğal tarih temelini içeren kitap işte budur.” tanımı ile belirtmişti. Bunun yanında diyalektik-materyalizmin ustalarının kurama yer yer ufak çapta eleştirileri olduğunu da unutmadan belirtebiliriz.

Kuramı sahiplenenler kadar ona karşı duranlar da durumun farkındaydılar, örneğin Adam Sedwick “teoriden, ısrarlı materyalizmi nedeni ile nefret ettiğini” belirtmekten kaçınmıyordu. Darwin, ilk olarak Dünya'nın ve canlıların maddi temelini ortaya koyarak işe başlamıştır. Maddi temelden anladığımızın bilinçten bağımsız olarak varolan maddenin kabulü olduğunu biliyoruz. Ardından bu maddiliğin kesintisiz hareketini görerek süreci canlıların türeyişi içerisine iz düşürmüştür.

Doğal seçilim

Evrim teorisine göre, canlılığın devamlılığı ve türlerdeki çeşitlilik; doğal seçilim ve mutasyonlarla sağlanır. Doğal seçilim; canlının doğadaki koşullara adaptasyonunu ve hayatta kalmasını sağlayan, en uygun genetik karakterlerin ayıklanmasıdır. Darwin teorisine göre doğal seçilim,canlıların varlığını ve çeşitliliğini açıklayan yegane teoridir. Doğal seleksiyon(seçilim) denen bu mekanizmayı, düşüncesiz ve tamamen tesadüfi, doğal güçler yönetir. Kontrol yoktur. Hiçbir amacıyoktur. Bu yüzden, canlılardaki değişim ve gelişim, anlık yararlara göre gerçekleşir. Doğal seçilim sayesinde canlılar, kendiliğinden ve çevresel faktörlerin etkisiyle, avantajlı değişimler geçirirler.

darwin

Böylece, çevreye uyum sağlayan, başarılı bireyler ayakta kalır. Çevreye uyum sağlayamayanlar ise, elenir. Değişimi sağlayan anamekanizma ise, bir sonraki bölümde inceleyeceğimiz mutasyonlardır. Bir bakıma Darwin, bu mekanizmaya, Tanrısal bir anlam yüklemiştir. Darwin'in düşüncelerinde, asla bir Yaratıcıya yer yoktur. Bu sebeple evrim teorisi, Tanrı'yı reddetmek zorundadır. Darwin, doğal seçilimden, kusurları ayıklayan vesürekli mükemmelliği sağlayan bir mekanizma olarak bahseder. Bugünkü Darwinciler ise, daha fazlasına inanırlar.

Yeni Darwinistler, bu seçilim mekanizmasını, canlılığı sürdüren ve canlılara hayat veren bir mekanizma olarak görürler. Evrimcilerin, doğal seçilime yükledikleri anlamlar, abartılı ve tutarsızdır. Adeta bu doğal seçilim, tümcanlı hayatı ve çeşitliliği yaratır ve yönetir. Adım adım ve deneme yanılma yöntemiyle işleyen doğal seçilim, hercanlının ihtiyacı olan yapıyı, bilinçsiz değişimlerle, o canlıya kazandırır. Bu kör seçilim, gerek hücre, gerekseorganizma düzeyinde ortaya çıkan, tüm akıllı ve karmaşık düzenin, tek sorumlusudur. Tüm canlı hayatta, yaratıcı bir yasa olarak görülen doğal seçilimin yardımcısı ise, işleyişi tamamen belirsiz olan mutasyonlardır.

Darwin ne demek?

İngilizce bir kelime olan "Darwin" Türkçe'de;

İsim olarak kullanıldığında; "Darvin" anlamına gelmektedir.

Darwin kelimesinin diğer dillerdeki anlamlarına http://nedir.dictionarist.com/Darwin bağlantısından ulaşabilirsiniz.

Yorumlar

Bu sayfa ait yorum bulunamadı. İlk yorum yapan siz olun.

Yorum ekle

Vazgeç